|
| Gönderen | Mesaj |
|
26 Ocak 2009 Pazartesi
20:05:23
|
|
|

Sen ağlarsan, Gök, kubbe ağlıyor. İnci gibi gözyaşlarınla, Yüreğime kan damlıyor. Bülbül feryat edip, Hüzün şakıyor. Güller sana üzülüp, Boynunu büküyor..
 Sen ağlama canım, Ben senin yerine ağlarım. Kederinle yüreğimi dağlarım. Varsın kararmış ruhum, Biraz daha kararsın. Yeter ki, o güzel yüzünde Gonca güller açsın..
Sen sevda perimsin. Gülüşünle güzelsin. Hassas ruhunla, Bende özelsin. Semadan yere inen, Tanrının lûtfu, İyilik meleğimsin..
 Sen ağlama, Hüzün gözlüm. Hep gül şiir sözlüm. Yüreğim dayanmaz, Bir damla gözyaşına, Ölürüm!
|
|
|
26 Ocak 2009 Pazartesi
20:06:05
|
|
|
|
|
|
26 Ocak 2009 Pazartesi
20:15:25
|
|
|
|
|
|
Yemliha (gülbahçeli)
5437
|
|
26 Ocak 2009 Pazartesi
22:19:54
|
|
|
|
|
|
Sahra basak (senanurr)
1468
|
|
29 Ocak 2009 Perşembe
19:36:06
|
|
|
http://s274.photobucket.com/albums/jj268/esteezu/?action=view¤t=untitlegftydbgrty.jpg İnsanları ne kadar düşünürsen düşün, Onların seni o kadar düşünmediklerini öğrendim. Güven elde edebilmek için yılların gerektiğini, Ama yok etmek için saniyelerin bile yettiğini öğrendim. Önemli olanın hayatındaki eşyaların değil, Hayattaki kişilerin olduğunu öğrendim. İnsanın ancak 15 dakika çekici olabildiğini, ondan sonra alışıldığını öğrendim. Kendimi karşılaştırmak için, başkalarının en iyi yaptıklarını değil, Kendimin en iyi yaptıklarını kıstas almam gerektiğini öğrendim. İnsanlar için olayların değil, onların daha önemli olduklarını öğrendim. Her ne kadar ince kesersen kes, Kestiğinin her zaman iki yüzü olacağını öğrendim. Sevdiğin kişilere sevgi dolu sözler söylemen gerektiğini, Belki bu son defa, son görüşün olabileceğini öğrendim. Her ne kadar onu çok düşünsen de, Yine de gidebileceğini öğrendim. Kahramanların, yapılması gerekenleri ne pahasına olursa olsun, Yapanlar olduğunu öğrendim. İnsanların seni hep hesapsız sevdiğini, Ama bunu nasıl göstereceklerini bilemediklerini öğrendim. Sinirlendiğimde gerçekten buna değse bile, asla acımasız olmamam gerektiğini öğrendim. Gerçek dostluğun ve gerçek aşkın, aramızda uzak mesafeler olsa bile, büyüdüğünü öğrendim. Birisinin seni istediğin gibi sevmemesi, onun seni tüm benliğiyle sevmediği anlamına gelmediğini öğrendim. Bir arkadaşın ne kadar iyi olursa olsun seni üzeceğini ve senin yine de onu affetmen gerektiğini öğrendim. Bazen başkaları tarafından affedilmenin yetmediğini öğrendim. Kendini de affetmeyi öğrenmelisin. Kalbin ne kadar kırılmış olursa olsun, Dünyanın senin acılarından dolayı durmayacağını öğrendim. Geçmişimiz ve durumumuzun olduğumuz kişiliği etkilediğini, Ama olmamız gerekene karşı sorumlu olduğumuzu öğrendim. İki kişinin tartışmasının, birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmediğini öğrendim. Ve tartışmadıkları zaman da sevdikleri anlamına gelmediğini. Bazen kişiliğini eylemlerinin önüne koyman gerektiğini öğrendim. İki kişinin tamamen aynı olan bir şeye baktıklarında bile farklı şeyler görebildiklerini öğrendim. Hayatlarında her zaman dürüst bir şekilde daha ileriye gitmek isteyen kişilerin, Sonuçları önemsemediklerini öğrendim. Seni doğru dürüst tanımayan kişilerin, Hayatını, birkaç saat içinde değiştirebileceklerini öğrendim. Verebileceğin bir şey kalmadığında bile bir arkadaşın ağladığında, Ona yardım edebilecek gücü bulabileceğini öğrendim. Yazmanın, konuşmak kadar duygusal gayret gerektirdiğini öğrendim. En fazla önemsediğim kişilerin, benden hep uzaklaştırıldığını öğrendim. İnsanları üzmeden ve duyarlı olarak kendi fikirlerini söylemenin çok zor olduğunu öğrendim. Sevmeyi, vE sevilmeyi öğrendim...
VE KALBİMİ ASIL ACITAN YİNE KENDİM OLDUĞUNU ÖĞRENDİM!...
|
|
|
Yemliha (gülbahçeli)
5437
|
|
|
|
2 Şubat 2009 Pazartesi
09:58:30
|
|
|

Bir süre sonra, bir eli tutmakla, bir ruhu zincirlemek arasındaki ince farkı öğrenirsin,
Ve aşkın yaşlanmak, birlikte olmanın da güvende olmak anlamına gelmediğini öğrenirsin,
Ve öpücüklerin sözleşme ve hediyelerin de vaat olmadığını öğrenmeye başlarsın,
Ve yenilgileri başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın, bir çocuğun üzünüsü ile değil, bir yetişkinin zerafeti ile,
Ve herşeyi bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin çünkü yarın ile ilgili herşey belirsizdir.
Bir süre sonra güneş ışığının yakıcı olduğunu öğrenirsin, eğer fazla maruz kalırsan.
Bu yüzden, başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden kendi bahçeni yarat ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ve göreceksin ki dayanıklısın… Ve kuvvetlisin, Ve değerlisin.
|
|
|
Sahra basak (senanurr)
1468
|
|
2 Şubat 2009 Pazartesi
21:31:27
|
|
|
MUTSUZLUK TEHLİKELİDİR..............
Tehlikelidir mutsuzluk.
İnsanı şaşırtır.
Telaşlandırır.
Öç duygusuna sürükler.
Yalnızlık korkularıyla yakar.
Geçmişin hatıralarıyla hırpalar.
Yabancılara muhtaç eder.
Ve, birçok insan mutlu olduğunu bilmediğinden mutsuzluğa düşer.
Bir kere mutsuzluk nehrine düştün mü de çıkması zordur.
Bilirim o suları, oralarda yıkandım.
"Birçok insan" diyor Dostoyevski, "mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur."
Şaşırtıcı hatta kızdırıcı bir cümle bu.
Ama düşündürücü de.
Düşündükçe de bu büyük yazarın haklı olabileceğini hissediyorsunuz.
Ben, kendini mutsuz sanan çok insan gördüm.
Mutluluklarıyla kendileri arasındaki en büyük engel kafalarındaki "mutluluk" tarifiydi.
Çocukken seyrettikleri bir filmden, okudukları bir kitaptan, büyüklerinin anlattığı bir hikayeden insanların aklına bir "mutluluk resmi" yerleşiyor ve bu resme benzemeyen hiçbir görüntünün mutluluk olabileceğine daha sonra inanmıyordu.
Ellerinde tek bir mutluluk kalıbıyla dolaşıyorlar, bir başkasının kendine dar gelen ayakkabısını giymeye çalışır gibi kendi mutluluklarını bu kalıbın içine sokmaya uğraşıyorlardı.
Eğer mutlulukları o kalıba sığmazsa mutsuz olduklarını düşünüyorlardı.
Başka bir biçimde de mutlu olunabileceği ihtimali onlara inandırıcı gelmiyordu.
Akıllarındaki mutluluk tarifine uymadığı için sahip oldukları mutluluğu değiştirmeye uğraşıyorlar...
Ve mutsuz oluyorlardı.
O insanlar, bir zamanlar aslında mutlu olduklarını ancak mutluluklarını kaybettiklerinde anlayabiliyorlardı.
Bunlar, insanlık aleminin içindeki en büyük duygusal nehirlerden biri olan mutsuzluğun içine diğer talihsizlerle birlikte akıyorlardı.
Orada gerçek mutsuzlarla, terk edilmişlerle, sevilmemişlerle, sevdiğini yitirmişlerle, hayallerine ulaşamamışlarla buluşuyorlardı.
Birbirinden çok değişik maceralardan, hayatlardan, kırgınlıklardan bu nehre akmış insanlar, burada zamanla birbirilerine benziyorlardı.
Onları bakışlarından, seslerinden, bazen başkalarını çok şaşırtan bir cüretkarlığa dönüşen telaşlarından tanıyordunuz.
Hemen hemen hepsi de ümitlerinin çoğunu kaybetmişlerdi.
Ellerinde kalan çok küçük bir ümit kırıntısıydı.
Mutsuzluğu onlar için çok tehlikeli kılan da ellerindeki bu küçücük umut parçasıydı.
Bu umuda yapıştırılmış öfkeli bir intikam isteği de bulunuyordu dağarcıklarında.
O çok ünlü "Mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır" cümlesiyle başlayan kitabının girişine Tolstoy'un önsöz yerine yazdığı tek satırlık alıntı, birçok mutsuzun duygusunu da dile getiriyordu:
"İçim nefretle dolu, öcümü alacağım."
Geçmişe ve geçmişte kalan birilerine karşı nefretle ve intikam isteğiyle dolu oluyordu mutsuzların çoğu.
Geçmişten öç almak istiyorlardı.
Geleceğe dair ise çok küçük bir umutları vardı.
Gelecekle ilgili ümit, içinde geçmişten öç alma isteğini de barındırıyordu.
O minicik ümidin titrek ışığını her yerde, her insanda arıyorlar, bunu bulduklarını düşündüklerinde ise hiçbir mutlu insanda görünmeyen telaş dolu bir çabayla ileri doğru atılıyorlardı.
Bu mutluluk ümidini gerçekleştirebilmek ve geçmişle hesaplaşabilmek için her yöne, her insana doğru neredeyse hiç düşünmeden kendilerini fırlatıyorlardı.
İnsanlar daha sonra pişman oldukları birçok şeyi böyle bir ruh halinde yapıyorlardı.
İçine düştüğü uğultulu sularla bir felakete doğru sürüklendiğinden korkan insanların kurtulmak için neler yapabileceğini daha önceden tahmin etmek bile mümkün olamıyordu.
Özellikle mutsuzluk nehrine yeni düşenler, timsahlarla dolu bir sudan geçmeye çalışan karacalar gibi kurtulmak için canhıraş bir şekilde çırpınıyorlardı.
Neredeyse bir tür kişilik değişiminden geçildiği bir dönemdi bu.
Mutsuzluk, vahşi bir biçer döver gibi insanın ruhunu parçalıyordu.
Bütün güvenini yok ediyordu.
Mutsuz insanlar, hep bir uçuruma düşüyormuş duygusuyla her karşılaştıkları yeni insana, içine girdikleri her yeni çevreye "Acaba tutunabileceğim dal burada mı" diye bakıyorlardı.
İnsanlar hayatlarındaki en şaşırtıcı ilişkileri de bu mutsuzluk krizinde yaşıyorlardı.
Hayatın bir daha asla "güzel" olmayabileceği endişesi ruhlarını öylesine kuvvetli bir biçimde sarıyordu ki yeniden "mutlu" insanların arasına dönebilmek, bu korkulardan, yalnızlıklardan, güvensizliklerden, acılardan sıyrılabilmek için her ihtimali, en anlamsızlarını bile deniyorlardı.
Hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken derin bir yalnızlıkla, yeniden hayatla barışabileceğini söyleyen minicik umut arasında sanki başdöndürücü bir tahtıravallide iner çıkar gibi sürekli bir dalgalanma yaşayan mutsuz insanların, tek başlarınayken kederli bir yorgunlukla bir kenara oturup, başkalarıyla karşılaştıklarında irkiltici bir enerjiyle ayaklanmaları, bu yıpratıcı değişimleri sürekli yaşamaları bütün ruhsal dengelerini de altüst ediyordu.
Sükuneti unutuyorlardı.
Hep çırpınıyorlardı.
Onları yeniden mutlu edecek birini bulabilmek, geçmişten öç alabilmek, kendilerine olan güvenlerini tazeleyebilmek için, aklını ıssız dağlarda kaybetmiş şanssız bir altın arayıcısı gibi her yeri kazmaya çalışıyorlardı.
Gülünç olmaya bile aldırmıyorlardı.
Bazen, ruhlarını kaplayan kasırga aniden duruverdiğinde, bir anlığına, "ben ne yapıyorum" diye kendilerine soruyorlardı ama bu sadece bir andı, kasırga biraz sonra yeniden başlayıp onların kendilerine dönük gözlerini karartıyordu.
Yeniden kör oluyorlardı.
O mutsuzluk nehrine bir kere düşmeyegörsün insan...
Oraya düşmenin kolay ama çıkmanın çok zor olduğunu ancak o zaman anlar.
Cömert bir dilenci gibi yaşar ondan sonra, biraz umut dilenir ve karşılığında her şeyi vermeye razı olur.
Verdikleri gözükmez, herkesin aklında dilenişi kalır.
O umudu bulduklarını, aradıkları insanla karşılaştıklarını sandıkları anda hissettikleri kurtuluşu ve mutluluğu, hiçbir mutlu insan kavrayamaz.
Ama mutsuzlar yanıldıklarını çabuk anlarlar.
Daha derin bir acıyla düşerler mutsuzluklarının içine.
Öç istekleri daha da artar.
Öyle zamanlar olur ki bütün insanları yabancı ve düşman görürler.
Sonra o yabancılara sığınmaya çalışırlar.
Çok mutsuz insan gördüm.
Seslerini tanırım onların, bakışlarını tanırım.
Abartılı neşelerini tanırım.
En neşeli konuşmanın bir yerinde kararıveren yüzlerini tanırım.
Hikayelerini dinlerim.
Çoğu Dostoyevski'nin sözlerini hatırlatır.
Mutlu olduklarını bilmedikleri için mutsuz olduklarını sanmış, sahte bir mutsuzluktan kurtulmaya çalışırken gerçek bir mutsuzluğa düşmüşlerdir.
Kahkahalarla dolu bir geceden sonra onları izlerseniz hızla başlayan adımlarının gitgide yavaşladığını, her yavaşlayan adımla bir başkasına dönüştüklerini, omuzlarının ç
|
|
|
Yemliha (gülbahçeli)
5437
|
|
|
|
Yemliha (gülbahçeli)
5437
|
|
|
|
Sahra basak (senanurr)
1468
|
|
6 Şubat 2009 Cuma
15:38:27
|
|
|
10 ALTIN ÖĞÜT ve 3 ŞEY
1. Düşünmeye vakit ayır; Düşünce güç için kaynaktır.
2. Eğlenceye vakit ayır; Eğlence gençliğin sırrıdır.
3. Okumaya vakit ayır; Okuma bilginin pınarıdır.
4. Duaya vakit ayır; Dua, güç anlarda direnmenin desteğidir.
5. Sevmeye vakit ayır; Sevme yaşamı tatlı kılan şeydir.
6. Anlaşmaya vakit ayır.
7. Gülmeye vakit ayır; Gülme ruhun müziğidir.
8. Vermeye vakit ayır; Verme günün aydınlığıdır.
9. İşini yapmaya vakit ayır.
10. Teşekküre vakit ayır; Teşekkür, yaşam pastasının kremasıdır.
İdare edilecek 3 şey: Dilimiz, Huyumuz, Hareketlerimiz
Sevilecek 3 şey : Cesaret, Nezaket, Yardım
Nefret edilecek 3 şey: Kin , Kibir, Nankörlük
İstenen 3 şey: Sağlık, Dostluk, Huzur
Düşünülecek 3 şey: Hayat, Ölüm, Sonsuzluk
|
|
|
6 Şubat 2009 Cuma
17:20:57
|
|
|
|
|
|
6 Şubat 2009 Cuma
17:23:25
|
|
|
Sen sen umutsuzluk nedir bilirmisin
Sen geceler boyu başını yastığa koyup bir aşk için sabahlara kadar ağladığın oldumu
sen sen ağlama küçüğüm sen ağlama melek yüzlüm
senin için çıldırmış bu kalbimi avuçlarına bırakır giderim bu gece
ben hep böyle delicesine sevdim seni bütün aşklarda kaybetmeyi delikanlıca bildim
artık hiçbir şey avutmaz beni bakma öyle gözlerime sana değilki bu isyanım
sen aldırış etme bu sözlerime kahrolmak bile yetersiz kalır bu yaşadıklarıma
birtek kıvılcımla bir yanar dağ olup hiç yandımı o kalbin
bir mağaranın duvarında asırlık bir resme bakar gibi dört duvar arasında hayellerinle başbaşa kaldınmı hiç
bütün şiirler aşkını anlatmıyor diye tek tek yırtıp attığın oldumu hiç
onu son defa görmek adına kaç kez şehir şehir sokak sokak aradığın oldumu böylesine
işte ben buyum seni sensiz kalışımda bile ömrümce sevdim ben
gelesin diye sensiz kaç kez güneşin batışını umutlarımla yalnızlığa uğurladım
bunu hiç bilemezsin
bu ilk aldanışım değil bu son kahroluşum değil bu son ölümüm olsun diyorum sana
bu gözyaşlarımı hiçbir sevgili silmesin bir daha mahşere kadar aksın bu göz yaşım
kim bilebilir ki kaç yıldır esir kalmışım hayellerine
|
|
|
Yemliha (gülbahçeli)
5437
|
|
|
|
Sahra basak (senanurr)
1468
|
|
8 Şubat 2009 Pazar
22:39:10
|
|
|
Olasılıksızlar a Rağmen Olasılık oluşturan Sevgilere...
Umursanmadığını hissetmek en acı şeylerden biri olsa gerek insan için… Önemsediğiniz, sevdiğiniz insan tarafından olursa asıl acı olan da bu… Düşünsenize sizinle ilgili pek çok ayrıntıyı gözden kaçırıyor… Sizin ne yaşadığınızı, ne hissettiğinizi merak edip sormuyor! Ne oluyor hayatınızda, ne durumdasınız, ne istiyorsunuz, neleri endişe ediyor, neler için mücadele veriyorsunuz? Hayalleriniz, umutlarınız ne? Bunların hiçbiri onun ilgi alanı dâhilinde değil! Onun hayatında değil ikinci sırada, üçüncü, beşinci, onuncu ve hatta yirminci sırada bile değilsiniz! Hiçbir şekilde bu sıralamada önlere geçecek gibi de görünmüyorsunuz…
Peki neden siz buna rağmen mücadele veriyorsunuz? Çünkü siz onu seviyorsunuz, önemsiyorsunuz. O sizinle ilgili tüm bu detaylarla ilgilenmiyor olsa da, siz tam tersi onunla ilgili her şeye fazlasıyla duyarlısınız. Bu durumda pek çok senaryo ortaya koyulabilir ancak burada bir senaryo üzerinden bir paylaşım yapılması daha uygun olabilir. Örneğin:
Sevgi karşılık beklemeksizin sunulan bir şeydir. Dolayısıyla karşınızdaki insan size sizin ona sunduğunuz ilgi, sevgi ve değeri atfetmiyor olsa da siz her şeye rağmen onu sevmeye devam edeceksiniz. Bu tür duyarlılıklar konusunda tüm alıcılarınızı kapatacak ve her şeyi olduğu gibi kabul edeceksiniz. Sevdinizse, her ne olursa olsun, her ne kadar acı çekiyor olursanız olun “dayanayım” diyeceksiniz. Sevgi, karşı taraf aynı değerde ve duygulanımla size aynısını sunmuyor olsa da zaten “koşulsuz” bir şekilde sunulur ve tüm olumsuz koşullara rağmen bu yaklaşım içinde olmaya devam edilebilir düşüncesiyle hareket edeceksiniz.
Yalnız burada zorlu olan bir durum vardır ki, o da karşı tarafın içinde bulunduğu durumun doğru analiz edilebilmesidir. Yani sizin bu sevginiz ve emeğinizi hak eden biri mi? Yani size olan ilgisizliğin ardında yatan, sizin onun hayatındaki “hiçlik”inizden mi kaynaklanıyor yoksa zorunlu koşullardan mı? Ya da zorunlu koşul olarak size sunulan nedenler gerçekten “zorunlu” mu yoksa sizin karşınızdakine olan kabulkar tutumunuzun bir bakıma aşındırılarak, o başlık altında mı önünüze koyulması? Belki de burada emin olunması gereken durum, karşınızdaki kişi sizin bu sevgi-ilgi-güven ve atfettiğiniz önemi hak ediyor mu? Gerçek sevgi en büyük olasılıksızlıklar karşısında bile olasılık yaratabilen değil midir? “Zaten koşullar böyle, karşımdakinin ne yaptığı ne ettiği benim için şu an ilgi alanımda olabilecek durumda değil. Peşinden koşmam gereken, sorumlulukları üzerimde bir sürü mesele varken, bir de onunla ilgilenemem. Zaten bu zaman darlığında atacağım adım göstereceğim ilgi ne işe yarayacak ki? Neyi halledecek ki?” şeklinde bir yaklaşım sunuluyorsa, üzgünüm ama haliniz vahim demektir! Hem de çok…
Gördüğünüz üzere, bu senaryo, bir tarafın fazlasıyla acı çekmesine neden olurken, diğer taraf buna rağmen tutumlarında herhangi bir değişikliğe gitmeyi tercih etmemektedir. Öncelikleri farklıdır. Ve siz bu sıralamada üzgünüm ki pek parlak bir sıralamada değilsinizdir. Kaşrınızdaki kişi olasılıksızlara rağmen olasılıklı bir alternatif üretmiyor ya da üretme girişiminde bulunmuyorsa, “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur!” düşüncesiyle size böylesi incitici ve hatta belki de yaralayıcı bir tablo sunuyorsa… Sanırım ruhsal açıdan desteğe en çok ihtiyaç duyduğunuz dönemlerden birindesiniz demektir. Mesleğiniz, statünüz, rolleriniz her ne olursa olsun… Yani “her şeye rağmen sevgi” tek taraflı olursa, işte bu haksızlık demektir mücadele veren tarafa. Bir sevgi “her şeye rağmen” diyerek başlıyor ve ilerliyorsa, bu karşı tarafın kendi yaşam akışına devam edip diğerininkinden uzak olması anlamına gelmez. Hiçbir koşulsuzluk gerçek sevgi söz konusuysa “olasılıksızlıklara rağmen olasılık” yaratabilme ihtimalinden uzak değildir. Mazeretlerle sevgi olmaz!
Tablo bu ve siz hala "var" sanız! Tebrikler! İşte sizinki gerçek sevgi! Karşı tarafınki onun kendi rasyonalitesi dahilinde ona doğru!
Ne diyelim tek temennimiz:
|
|
|
21 Şubat 2009 Cumartesi
15:33:05
|
|
|
Sen Yoksun Ya !!! Unut demek kolay gel bana sor bir de Unutamıyorum işte unutamıyorum Bir şey var şuramda beni kahreden Şuramda tam yüreğimin üstünde Çakılı duran bir şey var Elimde değil söküp atamıyorum Dalıp dalıp gidiyor gözlerim derinlere Kimi görsem biraz sana benziyor Seni hatırlatıyor şu bulut şu gökyüzü Şu kayaları döven deniz Şu hüzünlü melodi şu napoliten şarkı Bir zamanlar beraber dinlediğimiz Boyuna seni düşünüyorum durmadan usanmadan Şimdi diyorum o ne yapıyor acaba O güzelim gözleri kime bakıyor O canım elleri nerde Oysa günler o günler değil Akşamlar o akşamlar değil Ve kalan şimdi sadece özlemin gecelerde Durup durup seni büyütüyorum içimde Seninle acılar büyütüyorum Yeni yeni kederler büyütüyorum dayanılmaz Kirli sular yürüyor iliklerime Bir zehir karışıyor kanıma anlıyor musun Bir daha görsem seni diyorum bir daha görsem Bir gün olsun bir dakika olsun Unut demek kolay, gel bana sor bir de Hatırladıkça gözyaşlarımı tutamıyorum Dilimin ucunda sen; başımın içinde sen Kader misin, ecel misin nesin sen Unutamıyor um işte unutamıyorum
|
|
|
Sweety love (sweetylove)
1
|
|
22 Şubat 2009 Pazar
19:54:52
|
|
|
Güne başlamak nasıldır,bilirsiniz.....Bazen zor kalkılır yataktan, bazen ise gözler açılıverir ve hic dusunmeden uyanırsın yeni güne... Ne yapacagin aklındadir, günün monoton uğraslari işte....Bazen degisik bişey olur,o güne ait....Ne bileyim, bir geziye katılırsin, yeni bir iş görüşmesi yaparsin veya tatildir, evde oturursun..bu bile monotondur aslında..Yaşadıgın degişiklikler bile, monotondur. Gunlük sevinçler veya hüzünlerin ardından, degişen pek de bişey yoktur... Yemek yersin, tuvalete girersin, televizyon izlersin, konuşursun, gülersin, uyursun, alışveris yaparsin....
Akan bir zamanda,yaptıgın faaliyetlerle tutunmaya çalısırsın hayata....tutunursun da..bazen alıp başını gidesin gelir....Gerçekten gitsen,alamayacağın keyif kadar keyif alırsın bu düşünceden..uzaklaşsam dersin, kopsam bu monotonluktan...Hep aynı, hep aynı..nereye kadar.....
Aynı mıdır? monoton mudur gerçekten de hayat... Yoksa aynı kalan biz miyizdir....Aynı olmaktan güven duyan,değişmekten korkan, biz miyiz yoksa..? Farklı bakarsak hayata, farklı düşünursek, çemberi kırarsak karşımiza çıkacak yeni şeyleri nasıl karşılayacağımızı bilmemek midir bizi aynı tutan..?
Ölü ozanlar dernegi filminin başlangıcında Robin Williams, ögrencilerine ders kitaplarının sayfasını yırttırır.... ögrenciler o kadar şaşırır ki bu harekete... Önce dururlar, hic bişey yapmadan sadece bakarlar ögretmene...Sonra Robin Williams, sıralarin üstüne çıkın der.... Hic hayata bu seviyeden baktınız mi..? Hep oturdugunuz yerden gördüğünüz dolap,sıranin üstünden nasıl görünür acaba?
Ve en guzeli filmin sonudur..Okuldan atılan ögretmenlerine güle güle demek için, tüm sınıf sıraların üstüne çıkmıştır.....
Hadiii......
Çıkın sıraların üstüne ..ağaclara tırmanın....Çatıya çıkın hatta..hergün arabayla geçip gittiginiz yolda bir gün durup, inin ve bakmayı deneyin etrafa....Görmediginiz neler var kimbilir?
Monotonluk var mı gerçekten? Yoksa monoton olan biz kendimiz miyiz sadece?
Sanırım öyle.....
|
|
|
22 Şubat 2009 Pazar
22:56:17
|
|
|
Biz aşka aşık iki aşıktık imkansızlık sınırında... Gözlerin görmediği sevdaya tutsaktık Sıra dışıydık…özeldik.. Hani ateşle suyun hikayesindeki gibi Hani birbirlerine olan imkansızlıkları gibi Ateş suya yaklaşsa su buharlaşıyordu ya Su ateşe gitse ateşi söndürüyordu Hani o yüzden su, sırf sevdiği zarar görmesin diye Dağları aşmış bilinmez diyarlara ulaşmıştı Ateş ve su gibi, gece ile gündüz gibi… İmkansız aşkların en görkemlisine şahit olacak gelecek günler Hiç sahip olamasam da sana Hiç dokunamasam da tapılası vücuduna Hani hiç göremesem de gece gözlerini Bilmesem de dudaklarının tadını Söyleyemesem de adını hiç kimseye… Bekleyeceğim sevgili.. Kendi derinliğimde boğulsam da Bir gün buharlaşacağım günü bekleyeceğim.
|
|
Mesaja cevap yazmak için gruba üye olmanız gerekmektedir.
|
|