|
| Gönderen | Mesaj |
|
Sahra basak (senanurr)
1468
|
|
6 Mayıs 2009 Çarşamba
20:37:31
|
|
|
Yaşamın Mucizesi Kadında Saklıdır!Bir kadının içinde neler saklıdır? Dünya var olduğu günden beri cevabı bulunamayan soruların başında kadın gelir. Her hücresinde farklı kodlar olan, yeryüzünün en çözülemeyen bilmecesidir. Yaşamın Mucizesi Kadında Saklıdır! Henüz kadın bile kendini tam olarak anlayamamış ve kendi bilinmezliğinde boğuşurken, tıp, psikoloji, mistizm dahil hiçbir branş insan doğasının %100’ünü çözememişken; kadına kendini anlatmak çok zor. Hemcinslerimle konuşurken, ben bile çoğu zaman anlamakta zorlanırım. Öyle büyük bir denizin dalgalarıyız ki; öyle derin uçurumlarımız var ve öylesine karışık görünen ama çok kolay, basit metotlarla yönetilebiliyoruz ki; karşı tarafı çıkmaza götüren bu olmalı. Bir kadın, ruhunda büyük güçler taşır. Anne olsun ya da olmasın, yaratıcılık özelliğinden dolayı üstünlüğü vardır. İnsan eşitliği gibi bir durumdan bahsetmiyorum. Orada zaten hemfikiriz. Anlatmaya çalıştığım, kadının alt beyninde küçük bir Tanrı’nın yaşadığıdır. Bu kadını Yaradan’a yakınlaştırır. Tüm yaratıcı niteliklerini içinde barındıran kadın, sosyal hayatın karmaşasında bu özelliklerini unutur. Aslında unutmaz ancak yaşam sorumluluğu öyle büyük bir yük olur, biner ki omuzlarına, kendi keyfine varmaya fırsatı kalmaz. Zamanla yaşamın her durağı değişime uğratır kadını, zarafetini, ruhunu, bedenini, beynini yavaş yavaş değiştirir. Öğrenip kirlendikçe, insanın vahşi yanına daha çok yaklaşır. Oysa kadın, sonsuz evrendeki en asil yaradılış formudur. Burada olması sadece dünyaya daha güzel bir yaşam biçimi, vizyon, hassasiyet sunmak içindir. Kadın görevli bir melektir. Erkeğin kaba ve avcı yanını törpülemek, bulunduğu yere zevk ve mutluluk vermek için gelmiştir. Kadın demek, değişim demektir. Peki, sonra ne olur? Düzen, kadının asli görevi olan değişim çabasının üstüne basar ve asıl değişim kadında oluşur. Önce şaşırır kadın, kötülüğe, acıya maruz kalınca, kendi kendini sorgulamaya başlar. İnanamaz, bu kırılganlık ve zarafete sahip bir varlığa nasıl bu denli acımasız davranıldığını sorar. Canı acıyan her canlı gibi, zamanla güvenlik kalkanları oluşturmaya başlar. Gittikçe sertleşir, içine acımasızlık tohumları eker, gerçi ekse ne olacak? Büyütemez ki! Gücü yetmez, her şeye rağmen gönlü elvermez. İçindeki peri kızı engeller. Ama kalınlaşır duvarları, zamanla çevresindekilere benzemeye başlar. Susar çoğunlukla, gözyaşlarını kan olur içine akıtır. Nefes aldıkça büyür, kirlenir, dirense de, hangi beyaz siyaha karşı durabilmiştir? Saklayabildiği, kaçırabildiği kadarını temiz tutar. Fırtınalarla, savaşlarla uğraşırken, kırılır kanatları. Uçmayı, gitmeyi, kaçmayı istese de kalır. Yalnız ve hüzünlü gecelerde tek başına ağlar ama artık acizliğini göstermemek için taktığı bir çok maskesi vardır. Her kadın yaşamının bir yerinde bu noktaya, en azından yakınına gelir. Bazıları uzak kalmıştır çatışmalardan, onlar kadınlığını diğerlerine oranla daha çok korur. Hangi çerçeveye koymuş olursa olsun resmini, gün gelir sararır gülüşler. Eskiyen ama dokusunu koruyan bir fotoğrafta gizli kalır kadın. Bir kadın, sadece sevgi ve güveni bulduğu ancak gerçekten inandığı yerde özüne döner. Çıkarır kanatlarını, yaralarını sarar, yüreğinin üstündeki kirleri temizler. İşte, o zaman görür erkekler gerçek kadını. Sihirli elleri değer sevdiğinin yaşamına, değiştirir dokunuşuyla, zevkiyle, sevgisiyle etrafını. Bir erkeğin hiç görmediği kapılar açar, harikalar dünyasına uzanan. Her kadın özünde bir melektir. Yaşamınıza mucizeler istiyorsanız, kadınınızı sevin, güvende hissettirin ve hayatınızda renk renk çiçeklerin açmasını izleyin! [
|
|
|
Sweety love (sweetylove)
1
|
|
6 Mayıs 2009 Çarşamba
20:40:57
|
|
|
yasamimda umut sercemezdim sevgiye tad bulmadikca sindirdigim sular beni kara eyledi oysaki hep saf sevgiyi bulamadigindan düser, kalkar ve giderdim.. ardimda sitemlerim ve güclü hayata küskünlügüm. darginligim sevgimden,sususum asaletimdenmis bilirlerki güclü bir miras biraktim her vedada hayatin oyunbazligina küser düsünürüm beni sevmis her insani düsündügüm gibi..insani yönlendirmek kaderi cizenin elindeydi bilirdim ama bu isi kendime hak görürüm her veda n`in niyetini bilmezlerki.. sitemlerim beni yazar eyledi HAYAT ne kadar tanisam ve hergün tanissam da Yazari degistirememki..
|
|
|
Sahra basak (senanurr)
1468
|
|
7 Mayıs 2009 Perşembe
18:10:37
|
|
|
Beklerken Savrulan Zaman KırıntılarıHer gece seni bekliyorum. Beklediğim zamanlar büyüyor, kocaman fikirler yumağı oluyor. Gelip tam göğsümün ortasında duruyor. Beklemek ağır işçiliktir. Kim ki bekler, ölümden daha zor bir sona doğru yürüyor sanır kendini. Beklerken Savrulan Zaman Kırıntıları Akrep ve yelkovanın seninle inatlaştığını hissedersin beklerken. Düşman olursun güne, geceye. Ben ne zaman seni beklesem bu şehirde; nefretim artar. Şiddetli kalp çarpıntılarından yığılıp kalmamak için, tutulurum her ayağa kalktığımda. Beklemek, bir ömrü rendelemek demektir. Sevgini sınarsın her geçen dakikayla birlikte. Cinnete çeyrek kala yakalarsın ruhunu, beklemek, hiçbir okulun veremediği büyük bir tekamüldür insana. Seni beklerken, midem acır, büzülür hatta. Gözyaşlarımdan daha hızlı akar içime hasretim. Kendimi oyalamak için ne varsa saldırırım. Bir kitap açarım, özellikle en heyecanlı yerinde bıraktığımı, aynı sayfayı onlarca defa takip eder gözlerim. Aklım sende, ruhum seni beklerken kapının önünde, anlayamam. Zaman, aynı aralıklara sahip olamaz bana sorarsanız. Dostlarla masa başında keyifli sohbetler ederken, hızla akıp giden o zaman; seni beklerken nasıl bu kadar uzun sürebilir? Kalleş bu zaman, kalleş! Hep ihtiyacım olduğunda yok oluyor ortadan. En çok da seni beklerken; geçmek bilmiyor şu saatler. Sevgilim, bu gece zamanla kavga ediyoruz yine, gel ayır bizi. Bu beklemeler korkutuyor beni, hiç çalınmazsa kapım, bir daha hiç göremezsem gülen gözlerini? Çok uzun gecelerim oldu benim daha önce ama en çok seni beklerken bitmez gibi geliyor bu koca karanlık. Sen gelmeyince, bedenim parçalanıyor. Sensiz geçen her saat, bir yanımı alıp götürüyor. Hiç oluyorum sonunda, sonsuzlukta asılı kalıyorum. Şu beklemek yok mu? İlk kim bulmuşsa insanlığa ait bu zulmü, lanet ediyorum. Eski bir şarkı geliyor aklıma. “ Seni beklerken duydum annemden, saklarmış veda mektubunu benden, evlenmişsin şimdi bir esmerle!” Ne zaman beklemeye başlasam seni, sonunda annem elime bir mektup tutuşturacak sanki… Her gece seni bekliyorum. Kavgam hiç bitmeyecek zamanla. Geldiğinde su gibi akıp geçen saatler, bana düşman olmalı. Yokluğunun savurduğu yalnızlığım, tırmalarken kalbimi, uykusuzluğu dost edip kendine, ömrümü çürüten şu zaman; ben istiyor acaba? Uzaktan bakıp halime, için için gülüyor mu? Gel sevgili, gel güldürme bana saatleri. Her bittiğinde tekrar başlayan yeni gün, bana bir eziyet daha sunuyor. Sen yoksan, eksik kalan yanım dolmuyor. Gelmelisin ve tükenmeli bu ezeli kavga. Yol bitti, gece bitti, sesim, nefesim bitti. En bitmiş halimle karşısında duruyorum zamanın, savaşta yara almış askerler gibi, dimdik ve onurluyum. İnancım var, biliyorum geleceksin! Belki de doğrusunu üstat Tanpınar söylemiştir: Ne yapar ne eder, gidip de gelemeyenler, beyhude bekleyenler! Biz ayın çıplak arsasında savrulan zaman kırıntıları. Nerden bilelim bunları?
|
|
|
Sahra basak (senanurr)
1468
|
|
16 Ekim 2009 Cuma
12:07:05
|
|
|
http://www.99galleries.com/category/Flowers/
Bir saatlik Dost (Yaşanmış bir hikaye)
Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu Kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark etmiştik. Yoğun bir servisti çalıştığım servis, çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir. Artık günün yoğunluğu geçmiş servis sessiz bir hal almıştı aksam tedavilerini henüz bitirmiş ofiste çay içmeye gitme telaşındaydım Çünkü o günün ilk çayını içme fırsatı yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dağılmış saç baş karışmış yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasından çıktığımda. Aynada kendimi tanıyamadım. ofise geldiğimde hemşire odasının telefonu çalıyordu. Oturduğum yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim karşıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde Çocuklarında bulunduğunu, damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu. Tüm yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki diğer telefonda nöbetçi hekimin nöbetçi beyin cerrahı hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu: - Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız! - ... - Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz Çok önemli bir davetti madem. -... - Siz Hipokrat yemini etmediniz mi? Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim Her yer kan revan içinde ağlayan koşuşturan yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı bu kalabalıkta sağlıklı bir iş nasıl yapılırdı bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamış sedyelere insanlar yatırılıp ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri çıkartıyordu. Onca kazazede içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15-17 yaş arası bir genç vardı gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu.
Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım şuuru yerindeydi konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu son anlarını yaşadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum onu orada yalnız bırakamıyordum. Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis boşalmış, tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı. Ellerimi sımsıkı tutuyordu, bırakma dercesine gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendimi ben de tutamaz hale gelmiştim, eğildim yanaklarından öptüm. `Bırakmayacağım seni sakin ol, Üzülme sakin` diyordum hiç tanımadığım, daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir yakınlık hissediyor, sanki onun acısının aynısını çekiyordum. Çok acı çekiyordu hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından. Ne kadar süre daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum. Avucumu bırakmasıyla kendime geldim. O artık aramızda değildi, bu dünyayı terk etmişti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden Lanetler yağdırıyordum. Derken beyin cerrahı hekim gelmişti. Hastanın daha doğrusu ex (Ölmüş) gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi. Çarşafı kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yemekli bir davetten gelmişti. Acaba çok mu sarhoştu ya da kalp krizimi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile. Ölen o gencecik insanin babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne yazık ki. Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti.
Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost. 1986
MUTLAKA 2-3 Ayda bir bu yazıyı okurum ben. Size de tavsiye ediyorum.
|
|
|
16 Ekim 2009 Cuma
14:07:19
|
|
|
Harika paylaşımlar.Teşekkürler
|
|
Mesaja cevap yazmak için gruba üye olmanız gerekmektedir.
|
|