|
| Gönderen | Mesaj |
|
8 Mayıs 2008 Perşembe
15:57:11
|
|
|
Profesör Üstün Dökmen, "Hayvan" dergisinde yayımlanan röportajında, "Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama yere düşen insanı tekmeleyen çok kişi gördüm" diyor... Saygılı olmaktaki kusurlarımızı şöyle anlatıyor: Birbirimize saygılı olma konusunda 3 tip temel hatamız var... Avrupa`da yasayan vatandaşımız, orada yerlere çöp atmıyor ama Kapıkule’den girer girmez yerlere tükürmeye, çöp atmaya başlıyor. Niye burada böyle yapıyorsun diye sorulduğunda, herkes böyle yapıyor diyor.Kendi fikri olmayan insanın duruma göre hareket etmesidir bu. İkinci hatamız, adama göre davranmamız. Karşımızdaki adam iri yarıysa,`Buyur Abi`, diyoruz, ufak tefekse, `Ne var lan!` diyoruz. Oysa ki, insanların onuru birbirine eşittir. Üçüncü hata, keyfimize göre davranmak. Keyfimiz yerindeyse eve girerken `Merhaba millet` diyoruz, değilse surat asıyoruz. Oysa keyfimiz yerinde olsun olmasın insanlara saygılı davranmak zorundayız. Diyorum ki, yerdeki ekmeğe saygılı olma konusunda ülkemde mutabakat var, kimse basamaz, ayağıyla dürtüklemez ya da öper, koyar bir kenara. Ekmek nimettir kabul, peki insan nimet değil mi?
|
|
|
9 Mayıs 2008 Cuma
14:31:24
|
|
|
"Herkes dünyanın düzene girmesini ister
ama ilk hareketi hep komşusunun yapmasını bekler..."
Toplum olarak kişisel gelişimimizi tamamladığımızda ancak, sözlerimize değil yaptıklarımıza bakmamız gerektiğinin bilincine ulaşabileceğiz, umarım bu süre çok daha uzamaz...
Sevgilerimle..
|
|
|
13 Mayıs 2008 Salı
18:14:48
|
|
|
KAÇIŞLARIN BENDEN OLMAMALI KEŞKE KEŞKE HERKEZ SANA BENİM DİLEDİĞİM KADAR MUTLULUKLAR DİLEYEBİLSEYDİLER......
Ufukta gün bitince isyanım başlar benim Karanlığa karışır gözümde yaşlar benim Korkulu bir rüyadır şu bitmeyen geceler Hep bu his bu duygu ile geçiyor bak seneler
Bu gönülde bir akşam sabah olmaya bilir Veda edeceksen et zaman kalmaya bilir Dert ne birdir nede bin feryadıma kulak ver Bana en son darbeyi vurmadan geceler ah geceler
Bir kumar değilse nedendir bu kaybediş Bir zulüm değilse nedir bu kahrediş Kaybolan gençlik mi hayatımıdır bilemem Sana bu aşk yollarında mutsuzluğu dilemem
|
|
|
13 Mayıs 2008 Salı
18:15:11
|
|
|
Birikti uğrunda döktüğüm yaşlar Al götür vicdansız ruhun yıkansın Her günüm hasretin zulmüyle başlar Ahımı hakettin ciğerin yansın
Bilseydim duyguya yer yok dininde El pençe durmazdım hayalin önünde Kapkara yas tututum doğum gününde Neşemi yok ettin ciğerin yansın
Doğuştan sevgiye aşka meyildim Kimsenin lütfuna muhtaç değildim Bir sana diz çöktüm sana eğildim Canıma tak ettin ciğerin yansın
Sen ince ağrımsın veremdim sana Aleme haramdım, haremdim sana Aşkınla tutuşan ,keremdim sana Aslıdan çok ettin ciğerin yansın
Düşsemde kalkarım tutma elimden Gururum merhamet ummaz zalimden Beddua çıkmazdı şair dilimden Sabrımı tükettin ciğerin yansın
Sineni kaplasın bu onmaz yara Hayatın boyunca gölgemi ara Değil mi sen benim yüzümü kara Saçımı ak ettin ciğerin yansın
|
|
|
13 Mayıs 2008 Salı
18:16:14
|
|
|
bakmayın siz şiirlerin hüzünlü oduguna yer yok beniöm yüregimde hüzne.
mavi herşley masmavi hayatım da sanki hiç ölmemeyecek gibi yaşarcasına
|
|
|
17 Mayıs 2008 Cumartesi
03:30:36
|
|
|
KAPIMI ÇALARSAN BİRGÜN
EŞİKTEKİ AYAKABILARA ALDANIP EVİMİN İÇİNİ KALABALIK SANMA,
ATMAYA KIYAMAYAN ANNEM BTÜN AYAKABILARIMI DİZMİŞ YANLIZLIĞIMA...
|
|
|
17 Mayıs 2008 Cumartesi
03:32:06
|
|
|
SENİ BULMAKTAN ÇOK ARAMAK İSTERİM!
SENİ SEVMEDEN ÖNCE ANLAMAK İSTERİM!
SENİ BİR ÖMÜR BOYU BİTİRMEK DEĞİL DE
SANA HEP YENİDEN BAŞLAMAK İSTERİM.
|
|
|
19 Mayıs 2008 Pazartesi
18:35:46
|
|
|
uzun boylu ağrılara atıldım; sokaklarda hırçın rüzgârlara katıldım; iyi yürekli çocuklar sessizce büyümekte “dünyanın şavkı kendine, efkârı bize mi?” demekte; kimileri taburlara, koğuşlara gitmekte kimileri sidikli döşeklerde upuzun uykulara düşmekteydiler uzaklarda yaşlı çam ağaçları sessizce çürümekteydiler...
iyi yürekli çocuklar, günlerin rahmine yaslarken düşlerini bazen apansız ölmekte, ölmekteydiler... ama şalvarları gül desenli döne’ler yeniden dillenip döllenmekte doğrulup yeniden dillenmekte ve sokakların, a(damların), kedilerin üstünden rüzgârlar esmekteydiler…
(
sonrası bildik törenler, kanıksanmış itaatler ve her aşkın künyesine bir gün dökülen küller... sonrası pazaryerleri; patates, pırasa vs. taksitler ödenip senetler alınacak bu ay da
bu ay da sürüm sürüm turplara sıkılan limon damlaları gibi duraklarda; defolu çıkmış hayat kimin umurunda!
kimin umurunda yeni donlar giyen eski kadınlar ve bilumum “öteki”ler dolup boşalan kültablaları, bozuk sifonlar, şerefsiz adisyonlar, ve yamalı bohçalar gibi uzayan yollar...
kimin umurunda buharlaşmış oğullarını arayan anaların acısı ve yaşlı bir kemancının eskimiş papyonundaki keder...
/sürerken ıssızlığın ödül töreni sen topla dur topla dur dağılan sevinçleri…/
“-vay anasını bu maçı da alamadık abiler ipne hakemler bizi yine mağlup ettiler!” iyi yürekli çocuklar sessizce büyümekte en pahalı düşleri dolara endeksleyip en ucuz pazarlara sürmekteydiler!
sonrası aşkın ve şarabın şanına düşen gölgeler...
gölgeler... kimin umurunda? yoruldu yorgunluk da aşk bir yana, düş bir yana paranın sultası düştükçe düştükçe aşka, ışığa ve şarkıya her şey hızla ayrışmakta üstelik gün ortası, ışıkta:
her şey pazar ve karmaşa...
/sürerken ıssızlığın ödül töreni sen topla dur topla dur kirletilmiş düşleri.../
iyi yürekli çocuklar sessizce büyümekte o aşınmış saçaklarda, yollarda ısrarla yanlış atlara binip ısrarla düşmekteydiler... “-yok yoluna geçti geçen günler ..k yoluna kaldı kalan günler geride bu yüzden aşk dediğiniz nedir ki be abiler? camları buğulu bir genelev odasında vizite fiyatına...”
solarken gecekonduların dar pencerelerinde bal gözlü kızlar…
sürerdi... yine sürerdi mırıltılar ve homurtularla hayat “bu maçı da alamazken abiler” iyi yürekli çocuklar sessizce büyümekte; büyüdükçe kirlenmekte, kirlendikçe ölmekte, öldükçe bilmekte, bildikçe acımakta ve acıdıkça görmekteydiler ki her fırtınadan her anıdan geride herkes figüran yaşamın sahnesinde...
sahnesinde yaşamın kentlerin kaldırımlarında upuzun dilenciler minibüslerde demlenmiş ter ve çürük sperm kokusu
sahnesinde aşklarla rus ruleti ve tel kaçıran çorapların kederi...
sahnesinde brüt bir yaşam net bir ölüm bırak rezil gündüzleri geceye yaslan gülüm!
iyi yürekli çocuklar düzineler halinde feleğe küfrederek geçmekteydiler uzak ormanlarda yalnız meşeler sessizce büyümekteydiler...
“-işte bu şikeler sürdükçe maç mı alınır ulan sayın abiler? ipne hakemler bu sezon da bizi mağlup ettiler!”
aşkta, düşte, işte, birer birer inerken beyaz bayrakları:
/bizim çocuklar, bütün maçlarda yenildiler.../
1998, Ankara geliyormusum pencerelerde yaz ve bileklerimde bayat bir intihar
oysa olunecek bir sey yokmus gidince sen yasanacak bir sey olmadigi kadar
yaniyormusum vardigim yere birakip kendimi atlasinda yeryuzunun; cilgin ve cirkin ve huzunle oyalanan yuregimde kul tadi nice yangindan kalan...
oluyormusum senin saclarin uzuyormus ustelik olunce ben cigarayi da birakip sumerbank’a taksit oduyormussun
bedenin tecritmis gencliginden ikisi de yalnizmis geceler opuyormus memelerinden... * bense gencligimi pazarliksiz ve hizla gectigimden bugunler saclarimla birlikte siir yazmayi da kisa kestigimden pic kalmis asklarla avutup kendimi bileklerimde bayat bir intiharin dikis izleri gelip gecmis yillarin dis izleri omrumde nester ve gul’mus hayat
guluyor...guluyor...guluyormusum...
YILMAZ ODABAŞI
|
|
|
21 Mayıs 2008 Çarşamba
04:07:08
|
|
|
Günlerin Bulanık Sularında
Kalabalık, kabarık şehir; çok şehir, çok beton, yok: İnsan…
Çok: Şehir; hiç: İnsan!
Sevgileri güneşte çekmiş, ruhları eprimiş ve ihanetlerini cüzdanlarıyla besleyen hiç insanlar, geldiler; milli piyango ve otobüs biletleriyle kürdanlarıyla, balgamlarıyla, ayakkabı bağlarıyla nüfus cüzdanlarıyla, “kazı kazan”larıyla, visa kartlarıyla, maskeleriyle, markalarıyla… Güneşin heybetine bakmadan ve aldırmadan rüzgârın zarafetine...
Birer küfe gibiydi omuzlarında hayat; her biri kendince yokuşlarda, her biri amansız yokoluşlarda, şarkıları yankısız, aşkları unutuşlarda... Kapanıp gündüzlerin ıssız odalarına; hepsi çürük akşamlardan ve bayat sayımlardan kalma (!)
Geldiler, göğe bakmadan, dokunamadan o uzak ovalara telaşla, günlerin bulanık sularında...
Hiç insan, sabahın köşesinde kusmuş şehrin şanına; sabahlar akşamına, adamlar aşklarına, kusmuş günlerin bulanık sularında. Sevgisiz kaldık, sevgisiz kaldık kısacık Nisan akşamlarında...
Şimdi hızla yırtılan aşiretlerden aşüfteler, kalpazanlar ve ateistler çıkaran ülkem, savur beni şu pusun, ayazın ortasına, çıkarıp sığ sulardan yakıştır okyanuslara ve kavuştur o eski masal kahramanlarına... Çünkü böyle bir raunt isyan, beş rekat hüzün Yetmiyor haziran akşamlarında...
Şimdi parklar fesleğen kokarken yoksullar soluk soluğa; fıskıyeler upuzun, taşıtlar süratle otobanlarda; telaşla, herkes günlerin bulanık sularında...
Oysa hepimizin gidebileceği bir vadi olmalıydı…
Artık ömürlerimiz bu tükürülmüş bulvarlara kanar Ve rüyalarımızda bir görünür bir kaybolur serin pınarlar; bu yüzden yaktığımız bütün kibrit çöpleri en çok da içimizde yanar ha yanar...
Kalabalık, kabarık şehir; çok şehir, çok beton, yok: İnsan...
Çok: Şehir; hiç: İnsan!
Hiç insan; doyumsuz, tedirgin, korkak... Sabırsız, tutkusuz, kaypak...
Şimdi herkes yüreğinin avlusuna bir servi kadar. Rüyalarında bir görünür bir kaybolur ormanlar. Uyanınca, irileşen boşlukları ihanetle tamamlar...
H i ç
i n s a n: Yitmiş günlerin bulanık sularında… Sadece elbiseler sürüklüyor ardında..
coşkusuz, aşksız kaldık Kaldık... Bu kısacık temmuz akşamlarında… Yılmaz Odabaşı
|
|
Mesaja cevap yazmak için gruba üye olmanız gerekmektedir.
|
|