|
| Gönderen | Mesaj |
|
31 Mart 2008 Pazartesi
02:41:28
|
|
|

S e m a z e n
“…kendi çizgimin, en kırılgan sahnesinde yürüyorum ey zaman parmak izlerin, kederimde karabasan, büyüyorum an be an…”
l sen bilemezsin şeklin, mânâyı yendiği gecelerden geliyorum ben adamların, umudu yağmaladığı cümlelerden kırık dökük anıların cirit attığı, pıtrak tarlası güncelerden
renklerin hükmünü yitirdiği –tıpkı aydınlık gibi- umarsızca tüketildiği tuvâllerden geliyorum
dahası akrebin yelkovana darıldığı hızır’ın, gül dalına uğramadığı mevsimlerden
yıkılan yılların altından geliyorum ben, derinlerden kadınların, tabulara gömüldüğü öykülerden
ll bütün fay hatları içimde kırıldı benim, bütün aynalar yüzümde o kırıklardan sızdım ürkerek güne tutulduğum cümle geceler, hevesle aktı sehere
ve çölde, ay küskünü bir gecede, ben öldürdüm mavi ışığı yorgan oldu tarihe dipsiz sızı şimdi sûretimin tek durağı, şehrin, o katran karası yalnızlığı
geç kaldım, hep geç ne sesli harflere yetişebildim ne de virgüle darmadağınık şimdi vezinlerim, susuyorum elimde bir ünlemle geç kaldım satır başlarına geç yanlış şıkkıydım soruların sınanan, cevapların, hükmünü yitirdiği an zulme bağışlanan, o her damla yaşta yeniden boğulan, umut kırıntısı
nereye gidersem gideyim, insanlığın, (t) uzağına düştü, adımın yazgısı
yangına maya oldu dokunulmazlığını ellediğim bütün şehirler öptüğüm bütün seslerden vuruldum sokulduðum şiirlerin, ikiz kardeşiydi lügâtlerde zemheri izlerim aşikâr, im’lerim g i z l i…/ imrendiğim, bütün tepeler yüksekti benim, çok yüksek bütün selamlar eğrelti hep, hancıydı acı, ne sorguladı ne de anladı yazılmayanı
inkar etmiyorum, suçluyum, ben üfledim bütün mumları cümlelerin en topalını ben kurdum sıradanlığın mümbit kucağında, ben çıkarttım isyanları karanlığı da ben doğurdum, yaşlı bir ilmeğin ucunda yalnızlığı da (!) bana yazıldı ayrılık şarkıları en kırılgan yanından yaralandı a r z u l a r ı m tüm tabuları ben yıktým, yaktım yasak diyen satırları yargılandım ve bakışlarıma sürüldü kâinatın münzevi karanlıkları
işte, o karanlıkla büyüdü keşkeler bak, nasıl da semiriyor dizelerde ıskaladığım mevsimler gecenin, sayrı zamanlarında, saçımı okşamaz oldu büyüdüğüm öyküler ninniler küstü neden böylesine hüzünlü şimdi gölgesinde serpildiğim çınar neden sustu sevdayı çalan gramofonlar ya arnavut kaldırımları, ya onlar niye döndü sırtlarını neden ışıksızdı hep tünellerim sığındığım kucaklar neden hep yoksul
-gülün, titreyen sesindeki parmak izleri de mi benim gülü de mi ben incittim-
heyhât, azap yangını dilimde geçmişim
küçük harflerle yaşadım ya hayatı umarsızdı ya düşlerim ben oldum bütün imlâ hatalarının doğurgan anası yıllar yılı, hevesle konakladı dallarımda vesvese kuşları
lll bu fasıl, (s) aklanmak için açıldı hepten neden hâlâ hesap soruyor adamışlar küllerimden, neden
lV şuramda, işte tam şuramda, ağusu sez(e) mediğin hecelerin lânetlenmiş kavimlerin, suskun telaşında şimdi yüreğim
-yılmış ağdalı güncelerden-
V yine de ben durup durup, sana dönüyorum, her satır başında yeniden bir damla yaş bırakıyorum geceye, duru, arta kalan son heceden
olur da gelirsen…/
Arzu Eşbah
|
|
|
18 Nisan 2008 Cuma
16:34:01
|
|
|
Aşk Cefâ Ülkesinde Umudun Rüyasıdır
aşk ölümcül bir hülyadır anlayamadığım ey sarı gök bulutu, ey ıstırab gülşeni son bir karanfil gibi taşıyacağım seni kalbimin hüsnüyusuf mahrem bahçelerinde derindesin, rüya kadar derinde
aşk ipek bir karanlıktır kollayamadığım gecenin bir vaktinde gelen çiçekler için tenhâsında kuşlar uçan sulara karışıp akmak isterim kan çölünün ıssız vâhalarından saâdet burcuna çıkmak isterim gitmeliyim buralardan seninle kalırsam, surları yıkmak isterim
aşk gizemli bir şarkıdır dinleyemediğim ayrılığın arkasından duyulan gün doğuyor, neden gülemiyorum siyah bir tanyerinde beklemek yakışmaz bana geceyi eylül mü vurdu güllerimi, bilemiyorum
aşk isyankâr bir korkudur sonlayamadığım gece yolculuğuna takılır ayakları özlem beyaz bir gül, açar bağrında yâr kokusu yayılsın diye kaldırımlara ölü ve gözüyaşlı bırakır çocukları arıbeyi konunca ruhun zümrüt taşına mor gülüşlü haramî çıkar dağlar başına diriltir sarı saçlı, kırılgan aynaları
aşk veremli bir türküdür söyleyemediğim nağmeleri doruklardan yayılan anılar sehpasında takıyor boynumuza kırmızı urganları kötürüm bir vâdide geziyor kurbanları her aşkı dâre çeken vefâsız leylâsıdır alır avuçlarına, öper ısırganları aşk cefâ ülkesinde umudun rüyasıdır
|
|
|
6 Ağustos 2008 Çarşamba
03:58:27
|
|
|
ASLOLAN
"Aşkın en sağlam sigortası mesafedir" der Enis Batur, Cogito`nun "Aşk" sayısına yazdığı önsözde...
Yıllar yılı hasretle beklediği ışığa kavuşan bir hücre mahkumu nasıl körleşirse, aşk da körelir yakına gelince...
Sanki özlemdir aşkın çimentosu; özlem çekildi mi aşk, kumsalda şehvetinden soyunmuş yatan çıplak bir beden kadar sıradanlaşır, ehlileşir, söner.
Belki ondandır aşkların en güzelinin mektuplara yazılmış, şarkılara dökülmüş, telefonlarda söylenmiş oluşu...
Mutlu aşkta yazılacak bir şey bulunamamıştır çünkü...
* * *
Nazım Hikmet`in hayatı bu tezin ispatıdır adeta...
Nazım`ın hep uzağındaki kadınları sevdiği söylenebilir.
Piraye ile 1935`te evlendi. Ertesi yıl tutuklanarak içeri girdi. "Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı" bu kadınla 1950`de çıkana kadar yazıştılar.
17 yıllık ilişkileri boyunca yazılan 581 mektubu Piraye Hanım`ın oğlu Memet Fuat yayınladı geçenlerde... Nazım, karısına şöyle yazıyordu:
"Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin`in inkılâbı ve inkılâbın Marx`ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet`in Hatice Zekiye Pirayende Piraye`yi sevmesi gibi seviyorum."
O mektuplardan birinde Nazım, "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum" diyordu. Oysa öyle olmadı. Taze bir ekmek hayaliyle yıllar yılı aç yaşayan biri, hasretle dişlediği somunun dördüncü diliminde ne hissederse onu hissetti Nazım; ot yağmura, ayna ışığa kavuştuğunda ne olursa, o oldu.
Alışıldı.
Sarhoş şaraptan bıktı, şarap kadehten taştı, inkılâp Marx`ı aştı.
Aşk bitti ve ayrıldılar.
Nazım yeni bir aşktaydı çoktan... 1949`da Bursa cezaevinde dayısının kızı Münevver`e tutulmuştu. Boşandığı 1951 yılında Münevver`den bir oğlu oldu.
Yeniden içeri alınacağını hissedince, "7 tepeli şehrinde bırakıp gonca gülünü" yurtdışına kaçtı. Vatandaşlıktan çıkarıldı ve yeniden başladı hasret mektupları... Bu kez mektupların üzerinde Münevver`in adresi yazılıydı:
Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli Belini sarmayalı Gözünün içinde durmayalı Aklının aydınlığına sorular sormayalı Dokunmayalı sıcaklığına karnının Yüz yıldır bekliyor beni Bir şehirde bir kadın Aynı daldaydık, aynı daldaydık Aynı daldan düşüp ayrıldık Aramızda yüz yıllık zaman Yol yüz yıllık
Sonra yüz yıldır bekleyen o kadın, oğlunu sırtlayıp çıkageldi bir gün; yüz yıllık yolu aşarak...
Lâkin hasret bitince bitti aşk.
Nazım yeni bir aşktaydı çünkü...
1959`da Vera ile evlendi. 1963`te öldü.
* * *
3 Haziran, 35. ölüm yıldönümü Nazım`ın...
Tesadüfe bakın ki, uzaktaki bir kadına yazdığı mektupların yayınlandığı hafta, "yüz yıldır bekleyen" öbür kadının ölüm haberi geldi uzaklardan...
Münevver`in kansere yenik düştüğünü öğrendiğimiz hafta Piraye`ye yazdığı mektuplar vardı gazetelerde... Şöyle diyordu mektuplardan biri: "Canım karıcığım. Birbirimizden uzak olmak, birbirimize sokulamamak ne korkunç şey, fakat bu korkunçluğun ne tuhaf, ne acı bir tadı var."
Galiba en çok bu tadı sevdi Nazım... Aslında O`nun sevdiği, kadınlar değil, sevme fikriydi... Kadınlar sadece öznesiydi o sevginin; nesnesi oldukları anda değiştirdi onları... O`na aşkı anlatabilmek için vesileler, ilhamlar lâzımdı... Son şiirlerinden birinde, "Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan" dedi, "Onlar olan değil, olmasını istediklerimdi aramızda..."
Sevgiyi, yaşamaktan çok yazmayı sevdi... Ve onca aşktan damıttığını iki sözcüğe sıkıştırıp özetledi:
"Aslolan hayattır".
Can DÜNDAR
|
|
|
23 Eylül 2008 Salı
17:02:51
|
|
|

Bir Kaç Deli Güvercin
Siyah belki aldatır içindeki beyazı Talihin aynaları kırıyorsa,hüzündür Sen yine anlamadın ne baharı, ne yazı Beni cehennem kılan o esrarlı yüzündür
Sen küçük bir lalesin; avuçlarında nergis Ben acının zehrine su katan hummalı dev Gözlerinde isyanı damıtıyor kan ve sis Gözlerimi yakıyor bu karayel,bu alev
Sen uzak bir nehirsin denizlere yabancı Ben ruhumun gölüne göklerden su taşırım Senin kalbinde kahra gülümseyen bir sancı Ben kalbimi dağların derdiyle paylaşırım
Bilmem neyi aradım bir ömür kuşlarında Binbir gece yürüdüm hangi muamma için Zümrüd-ü anka uçar senin bakışlarında Benim rüyalarımda birkaç deli güvercin
Nurullah Genç
|
|
Mesaja cevap yazmak için gruba üye olmanız gerekmektedir.
|
|