|
| Gönderen | Mesaj |
|
26 Nisan 2008 Cumartesi
04:31:40
|
|
|

Niçin susar insan?
Belki de başlangıçta, konuşmadan da anlaşabildiği birilerinin var olduğunu sanmasından, öyle ummasından. Sonra bir gün konuşmayı denemiştir büyük ihtimalle, çaresiz kaldığından, ‘kendini ifade et’ kültürünün dayatmasında safça, onu anlamalarına izin vermediğini düşünüp kendisini suçlayarak.
Herkes bir gün konuşur. Konuştuğunda, sustuğundan da beter bir anlayışla karsılaşırsa peki? ‘Kendini ifade edememek’ en çok da cağımızın uydurmacasıdır. Anlamak isteyenler, buna niyeti ve kapasitesi olanlar anlar çünkü anlamıyorlarsa ya islerine öyle geldiği içindir ya umursamadıklarından ya da böyle bir yetenekleri bulunmadığından. Heidi’nin yazarı Johanna Sypri derin bir bunalımdayken eşi, anlatmadığı için mi görmüyordu sanki karısının mutsuzluğunu. O halde susmak en doğrusudur belki ve siz susarken anlamış olanlar varsa sizi, konuşacağınız kişiler de yalnızca onlar olmalıdır. Emily Dickinson’ın yolunu izlemekte ne sakınca olabilir ki yoksa? İnziva, ona atfedildiği gibi kötü bir şey midir gerçekte? Dışarıdan tuhaf görüneceksiniz diye, onlar gibi olmadığınızdan çeşitli yaftalar yapıştıracaklar korkusuyla, hırsları uğruna bedenini satanlar ya da arzuları için onları sevenleri harcayanların arasında yaşamak zorunda kalırsanız, buna zorlanırsanız daha fazla mutsuz olmaz mısınız?
Kime gösteriş yapmak mecburiyetiniz var ki? Yalnızlığınız zevk veriyorsa, içinizin zenginliği yetiyorsa, küçücük bir dünyada kocaman bir alem kurabiliyorsanız bırakın istediklerini söylesinler. Kundera’nın harika bir romanında bir erkeğin bir başka erkekten alması gereken intikamını aslında bir kadından almaya kalkıştığını görüp irkildiğinizde düşün müyormusunuz hiç:
Zekası sizinle ayni ‘şaka’yı paylaşmaya yetmeyenlerle ne işiniz olabilir ki? Alıntı
Yazana zahmet vermeyen yazı okuyana da zevk vermez. Samuel Johnson
|
|
|
26 Nisan 2008 Cumartesi
10:34:11
|
|
|
|
burdan yigit sus demekmi istediniz acaba dolaylı olarak
|
|
|
26 Nisan 2008 Cumartesi
13:50:51
|
|
|
Olur mu hiç öyle şey sevgili Yiğit,
espri yaptığınızı düşünüyoruumm...
Bilmelisin ki, tüm yazılarını keyifle okurum her daim...
Yanlış anlamalar olmamasını diliyorum,
Sevgilerimi yolluyorum..
|
|
|
28 Nisan 2008 Pazartesi
17:27:09
|
|
|
Hayat Limanından Bir Gemi Kalkar bir gemi kalkar hayat limanından bir çocuk düşer uçurtmanın kanatlarından
her gün hayat limanından bir gemi kalkar bir daha geri dönmeyecekleri toplar bitmiştir umutlar aşklar o yolcular için yok oluş başlar
bir gemi kalkar hayat limanından her gün boş seferi yoktur niceleri yaşarkende unutulmuştur her unutulan biraz ölmüştür bazılarına “ölüm kurtuluştur” deselerde inanmayın her ölüm erken olmuştur
bir gemi kalkar hayat limanından yaşlı gözler martı olup uçar ardından ve bir çift el düşer günlerin yakasından
her gün bir gemi kalkar hayat limanından o gemide bende olurum geldiğinde o an ben öldükten sonra(da) sizin olsun yaşarken bana çok gördüğünüz sevgi işlemeli sözler büyük laflar etmeyin ardımdan biliyorum araya fazla zaman girmeden diger ölüler gibi ben de unutulurum hüzün olup damlamasam ayın yarasından sizi izlerim yıldızların arasından
bir gemi kalkar hayat limanından bir gün ben de olurum yolcuları arasında dosta pamuk düşmana yumruk oluşu ellerimin yazamadığım dizeleri yarım kalan şiirimin anılarım bir de yaşıyamadıklarım yanımda yalnız yaşadıklarından değil insan yaşıyamadıklarından da sorumludur aslında sanmayınki her pislik çıkar musalat taşında
öldükten sonra nedense herkesin sayfası beyazdır üşütür uğurlayanları ölüm ayazdır
rüzgârın dudağından düşmüşse türküsü yatağında sessizliğe gömülmüşse deli dolu akan su tepemizden sıcak sıcak bakan güneş gökyüzü kovanında ışık veren ve karanlıkları delen ay ve yıldızlar ağaçlar kuşlar çiçekler günleri dantelleyen börtü böcekler bütün güzellikler katılıyorsa yasına hayat limanından kalkan gemi çocuk almıştır yolcuları arasına kocaman acı bırakarak günün ortasına çocuklar ki gülücük düşürür yüreklerimizin pasına
bir gemi kalkar hayat limanından zor ilerler dalga dalga gözyaşlarından ne yâr koynuna benzer ne de ana rahmine onlar kadar sıcak değil topraklar ama dalında kalmaz yapraklar
her gün hayat limanından kalkar bir gemi yoktur boş seferi giderseniz bir daha dönemesiniz geri ve orda bulamasınız sevgileri ertelemeyin yaşamak istediğiniz güzellikleri
hayat limanından her gün bir gemi kalkar gözyaşlarına çarpa çarpa yol alır sonsuz ayrılıklar ardında kalır
gidene bir daha asla ulaşılmaz (ve) ölüm paylaşılmaz sesimde hüzün var hayat limanından bir gemi kalkar
insan ölüme ilk adımını doğduğu an atar herkes düşer yaşam sevdasına bazısı özenilecek bir yaşam sığdırır doğum ile ölüm arasına bazısı onurunu da satar
neden korku büyütür mezarlıklar orda sevdiklerimiz yatar hayat limanından her gün bir gemi kalkar herkesin ölüme bir bileti var
Kamil Aydemir
|
|
|
28 Nisan 2008 Pazartesi
17:27:56
|
|
|
!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!...Sevg- - i Geçer Kapı Önünden ......!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Evin önünden bir aile geçer, hafta içi her sabah. Tanınmadık, bilinmedik bir aile… Bir anne, bir baba ve bir çocuk… Anne, sıkıca tutar çocuğunun kolundan. Dikkatle, özenle… Babanın eli de çocuktadır. O da aynı özenle hareket eder. Bir de sırtında, çocuğun okul çantasını taşımaktadır. Sanki kaldırdığı yük, çantadan daha ağırmış gibi, yavaş yavaş atar adımlarını.
Evin önünden şefkat geçer aslında, hafta içi her sabah. Bir anne şefkati, bir baba şefkati geçer kapının önünden. Yavrularına duydukları şefkatin bir cilvesidir beklide asfalta yansıyan. Bir şulesidir, bir damlasıdır belki de… Sonra her sabah umudunu yeniden sırt çantasına koyan bir babanın: "Ha gayret yavrum az kaldı" diyen çırpınışları duyulur uzaktan uzağa. "Ha gayret kızım az kaldı." Evin önünden merhamet geçer bir de, hafta içi her sabah. O küçüğü sabırla okula taşıyan anne ve babanın duyduğu merhamet değil de nedir başka? Acımak değildir bu davranışın adı. Yaratıcıdan edilen emanete sahip çıkmanın, emaneti korumanın yansımasıdır bizlere.
En doğrusu sevgi geçer evin önünden, hafta içi her sabah. Sevgi el takınır, ayak takınır, geçip gider sokağın içinden. Sevgi bir anne ve babanın yüreğinden taşıp, küçük bir çocuğun okula gidemeyen ayağı oluverir, tutmayan elleri oluverir o anda. Okula gitmeye çalışan çocuksa, kendisini sevgiyle saran ellerle tutunur hayata. Her sabah aynı azimle, aynı sadakatle okula giden ailenin adı: "Sevgi"dir, bundan sonra. Baba, engelli yavrusunu sevgisiyle kucaklarken; anne, şefkatini damıtır yavrusunun yüreğine. Merhamet, kol kanat gerer ailenin üstünde.
Evin önünden, bende geçerim bazı sabahlar. Ve sevginin sıcaklığını hissederim çok kereler, yüreğimde. Sevgiyi öğrenmeye çalışırım bu tablodan, şefkati daha çok duyumsamaya çalışırım zerrelerimde. Sokaktan geçip giden şeyin, en çok nefret, kin ve sevgisizlik olduğunu bilsem de, sevginin yeniden sokağımızdan geçeceği ümidini kaybetmemeye çalışırım yine de. Sevgiyi diri tutmak adınadır bu direnişim. Varlığımızın sebebi sevgiyi, bir nebze de olsa kaybetmemek içindir, tüm çabam. O babanın sırtında taşıdığı ümitlerinin hep canlı olması, yavrusuna duyduğu sevgiyi yaşatıyorsa, benimde ümidim hiç eksik olmamalıdır yüreğimden. Çünkü ümitsizliklerimiz sevgiyi öldürür, sevgisizliğimizse dünyamızın ölümüne sebep olur.
...............İşte bu yüzden, bizim de sevgimiz, hiç eksik olmamalıdır yüreklerimizden….... SEVGİNİN BARIŞIN VE MUHABBETİN OLDUĞU GÜL DÜNYASININ SEVDALILARINA SELAM OLSUN
|
|
|
29 Nisan 2008 Salı
02:00:33
|
|
|
8.10 Vapuru
Sesinde ne var biliyor musun Bir bahçenin ortası var Mavi ipek kıs çiçegi Sigara içmek için Üst kata çıkıyorsun
Sesinde ne var biliyor musun Uykusuz Türkçe var İsinden memnun degilsin Bu kenti sevmiyorsun Bir adam gazetesini katlar
Sesinde ne var biliyor musun Eski öpüsler var Banyonun buzlu camı Birkaç gün görünmedin Okul sarkıları var
Sesinde ne var biliyor musun Ev dagınıklıgı var İkide bir elini basına götürüp Rüzgarda dagılan yalnızlıgını Düzeltiyorsun.
Sesinde ne var biliyor musun Söyleyemedigin sözcükler var Küçücük seyler belki Ama günün bu saatinde Anıt gibi dururlar
Sesinde ne var biliyor musun Söyleyemedigin sözcükler var.
Cemal Süreya
|
|
|
29 Nisan 2008 Salı
13:58:49
|
|
|
Nerdesin
Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar: - Nerdesin? Arıyorum yıllar var ki ben onu, Aşığıyım beni çağıran bu sesin.
Gün olur sürüyüp beni derbeder, Bu ses rüzgârlara karışıp gider. Gün olur peşimden yürür beraber, Ansızın haykırır bana: -Nerdesin?
Bütün sevgileri atıp içimden, Varlığımı yalnız ona verdim ben. Elverir ki bir gün bana derinden, Ta derinden bir gün bana: -Gel desin.
|
|
|
29 Nisan 2008 Salı
16:59:23
|
|
|
YÜZLERİN VE GÖZLERİN RENKLERİ FARKLI FARKLI OLSADA AKAN GÖZ YAŞLARIN RENGİ HEP AYNIDIR............BAKTINIZMI_?
Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla birşeyler atan bir adama rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını fark eder.
“Niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden ki?i “yaşamaları için” yanıtını verir.
Adam bu defa “iyi ama burada binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atmanıza imkan yok. Sizin bunları atmanız neyi değiştirecek ki?” der.
Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi, “bak onun için çok şey değişti” karşılığını verir.
Hiçbirimiz herkesin hayatını değiştiremeyiz, ama en azından bir kişinin, yalnızca bir kişinin biz var olduğumuz için daha iyi halde yaşamasını sağlayabiliriz.
GÜNEŞİ GÖRMEK İSTİYORSAN GÖLGEDEN ÇIK...
|
|
|
29 Nisan 2008 Salı
17:12:23
|
|
|
Harika bir yazı Yiğit
|
|
|
29 Nisan 2008 Salı
17:16:57
|
|
|
|
örnek aldıgım insanlardan birisiniz mahmut hoca ya pardon abdulllah hoca
|
|
|
29 Nisan 2008 Salı
20:05:57
|
|
|
Teşekkür ederim yiğit.nemli değil,Mahmut hocada bizim örnekaldığımız öğretmenlerdendir
|
|
|
30 Nisan 2008 Çarşamba
05:50:18
|
|
|
Bir anıt yapmak için tırmandığım dağda sen Çekicime ilk değen taşların içindesin.
Başarısız kimsesiz, gizlice ağladım mı Ağzıma tuzu değen yaşların içindesin.
Uzaktan her kımıltı senden bir haber bana, Arkası bana dönük bakışların içindesin.
Çiçeğimi ansızın meyva yapan yazların, Dallarımı koparan kışların içindesin.
Canımda çınlar sesin; her yerdesin, nerdesin? Gündüz gece yaptığım işlerin içindesin.
Rüyama başkası da giriyor zaman zaman, Sen uyanık gördüğüm düşlerin içindesin.
|
|
|
30 Nisan 2008 Çarşamba
14:51:33
|
|
|
UNUTTURAMAZ HİÇ BİR ŞEY BİZE ’’
Her şey güzel, gönüller güzel! Vardır belki bizim gibi, mutluluk dilenen garip çingene? Aşkı sorsak kendimize, ulaşırız tatlı geleceğe. Savrulsa ruhlarımız karanlık geceye… Yüreğimiz heyecan duysa, çarpsa yeniden, çıkacak gibi olsa yerinden birden bire, Arzulara yenik düşsek; coşkulara, heyecanlara kapılsak her an, ayrılmasak bir an bile, Tutuşsak, yansak umudumuza çare bulsak. Hiç ama hiç ayrılmasak, varsak ümitlerimize!
Anılar var geçmişin pembe hayallerinde ama unut bunları, gel gidelim yeni hayallere, Canın istiyor beklide estirmeyi içindeki fırtınayı, sonsuz sevdanın gizemli âlemlerine, Istırap çekmesin gönlün, kimse yaşlar akıttırmasın, umutla bakan o güzel gözlerine… Muhakkak ömür bitiyor ama kalan anları coşkuyla yaşa, kapatma gönlünü hapislere. Alışkanlıklarını unut, yeniden doğ, yaşamı yeniden öğren, söz dinlet içindeki kelebeğe! Sonsuz heyecan duy, arzula, varsın uçsun gönlün, gerçek ötesinde müthiş hayallere; Issız gizemli ada misali olsun gönlümüz, kimse varmasın adamızdaki sıra dışı güzelliğe. Zaman hancı, biz yolcuyuz unutma güzelim! Mutlu ol hep. Varmanı diliyorum sevgiye…
Vakit geldi geçiyor belki de, suskunluğu bozmak gerek. Çığlıklarımız yükselsin göklere! Evet diye haykırmak istesek, heyecan duysak, coşsak, uçsak, arzuyla yansak kime ne?
Gönüller hep umut dolu, istiyor, arıyor; ümit istasyonuna gelen trenin umut çığlıklarını! Ürkek olmasın adımların, yürü, durma, koş. Bizlere gelecek ufukların aydınlık yarınları… Zaman duracak, hissedeceksin titreyen ellerini ve geride kalan umutsuz yalnızlıkları, Ey tatlı melek, bu anlatılanlar boş diye düşündüğünde bile! Bulamayız yep yeni sabahları… Lavlar fışkırsa, yansa kül olsa evren; Unutturamaz hiç bir şey bize geçmiş hatıraları!
SAYGI VE SEVGİLERİMLE
|
|
|
30 Nisan 2008 Çarşamba
15:04:08
|
|
|
http://www.ortanokta.com/ilkbaharla/blog/blogid=1217420#blog Yıllar mı hızlandı yoksa? Ne çabuk geçiyor upuzun günler geceler Daha dün gibi derler ya hani Meğer herkes kurarmış böyle cümleler...
Vakit geçmek bilmezdi oysa Hangi ara koptu yaprak yaprak takvimler? Akarken biriktir derler ya Kasam boş, kalbim kırık, elde yine hüzünler...
Pişman çok pişmanım esasen Ama çok korkuyorum ya reddersen Gururdan mı nedendir artık E sen gel kendini alt edersen
Evimi ocağımı, yuvamın sıcağını Yarimin kucağını bıraktım Her günahın tadına, dünyanın batağına Batacağım kadar battım...
Meğer herkes tanışıyormuş birgün Mutlaka gerçeğin ta kendisiyle İnsan buna da alışıyormuş İnsan dayanıyormuş bütün gücüyle
Pişman çok pişmanım esasen Ama çok korkuyorum ya reddedersen Gururdan mı nedendir artık Sen gel kendini alt edersen
Evimi ocağımı yuvamın sıcağını Yarimin kucağını bıraktım Her günahın tadına dünyanın batağına Batacağım kadar battım
Söz - Müzik : Sezen Aksu
|
|
|
2 Mayıs 2008 Cuma
15:23:31
|
|
|
Suskunlukla yıkadım yüzümü
Yüzümü suskunlukla yıkadığım bir zamandı yüreğimi pusuya düşüren yalnızlık. Bir mermi vızıltısı gibi gün biterdi, başlamadan tükenip giderdi aşk’a zamansızlık. Yağmurlu bir sabahın ağırlığında kurgu teorilerine saplanan masum uyanışlar kaplardı havayı. Ve özlem ne anlaşılmaz kalırdı bakamadığım aynaların avuçlarında.
Kendimden habersiz bir sevda türküsü sarardı duygularımı. Yalnızlık hep böyle acıtırmı be sevdiğim, kanatırmı içten içe suskunluklarımı. Seher yelinde hayal kovalardım,şiirlerden tutardım ellerini. Ya o gözlerin yokmu,kömür karası,benliğimin hiç durmadan kanayan yarası. Nasıl vazgeçebilirim senden. Nasıl terkedilirim sevdaya düşüren sözlerinden.. Yazarsın ama söyleyemezsin bilirim.
Ağıt yakılan diyarlarda sana hasret büyütür yüreğim. Asmışım kendimi bembeyaz bir bulutun sessizliğine. Gökyüzü gecelerime hançerli sevdiğim. Nasılda özlerim seni bir bilsen,nasılda ağlamak gelir şimdi içimden. Yıldızlar çizerim bomboş kağıtlara,belki bir hüzün tadında yağmurlara karışırım. Alışırım belki sevdiğim,belkide toprak olur renginde sonbahara seni getiren mevsimlerle yarışırım. Alışırım dedim ya sensizliğe,inan ki çok zor. Her masala bir kahraman gerekir diye düşünürüm. Aşk’ın kahramanı olur mu sevdiğim.
Yerde gökyüzü,dolunayda çığlık atan bir geceydi kendime ezberlettiğim. Olmayınca olan,hiçbirşeyde neye yarar,kendime kalan herşey. Anlamsız değilmi..Hayat gibi,sanki bir anda doğupta sevdaya bir anda çekip gidecek gibi kanadı kırık kuşların çektiği acılarıyla. Sesimi duyan olmaz ki,yalnızlığı okuyan her şiir kendi sessizliğinde dün kalıyor. Kesif bir zaman bırakılıyor içime aşkın tılsımı. Bazen seni seviyorum demek bile bana yetmiyor.
Bu coğrafyada tutunduğum her geceyi suskunluk sayacağım,ben şair değilim belki,belkide ben hiç adam olmayacağım. Yazmayacağım,okumayacağım belkide,ama sevdiğim,zamanı keman tınısında anlatan bir aşk var yüreğimde. Sensiz yapamayacağım. Nehirleri izliyorum,ne ben uyuyabiliyorum artık ,nede düşlerime çentik atan saatler. Geçip gidiyorum karabasanlar baskısı gecelerimin tam orta yerinden. Bir ömürde tüketiyorum siyahın anlamını. Gözlerinin gözlerime her bakışında donup kalıyorum. Bu benmiyim diyorum kendime. Aynalar cevap vermiyor sevdiğim. Ben her gün daha çok sendeki aşk oluyorum. Beni düşündüğünü biliyorum. Bende düşünüyorum. Düşündükçe gerçek bir aşkı yaşıyorum. Daha ne olsun sevdiğim. Rengarenk kitapları diziyorum odamın geometrik desenli halısının üzerine.
Kapıları kapatıyorum. Pencereleri açıyorum gökyüzüme. Seni çağırıyorum. Ben yaşadığım her zamana senin için parmak izi bırakıyorum.Bu sevda kendi çıplaklığından türevini alıyor yalnızlığımın. Uzatıyorum ellerimi.Sen tuttuğun anda ben yalnızlığımda kayboluyorum.
Gülüyorum,güldükçe bir bilsen nasılda çocuklar gibi seviniyorum. Düşün diyorsun ya bana,düşünüyorum,bir sessizliği kalıyor geriye caddelerimin, ağaçların yaprakları Eylül.Nedensiz bir heyecan kaplıyor içimi. Sabaha bulutlarla yanına geliyorum.
BİRKAN ASKAN
|
|
|
3 Mayıs 2008 Cumartesi
11:28:10
|
|
|
Suskunluğuna Dayanamıyorum
Söylenmemis cümleler caldi hayatimi Yutulan kelimeler prangaladi ayaklarimi Çakilip kaldim 20 sinde bir bataga Bende asirlara bedeldi her lahza Sende susma gülüm Birde sen kelepce takma kollarima Sende sürme bir cikmazdan bir diger cikmaza Çünkü tahammülüm kalmadi suskunluklara Belki ben anlatmada yetersizim Belki ben ifade edemiyorum kendimi Ama bilki birtenem suskunluguna dayanamiyorum Söylenmemis cümleler caldi hayatimi Yutulan kelimeler prangaladi ayaklarimi Çakilip kaldim 20 sinde bir bataga Bende asirlara bedeldi her lahza Sende susma gülüm Birde sen kelepce takma kollarima Sende sürme bir cikmazdan bir diger cikmaza Çünkü tahammülüm kalmadi suskunluklara Belki ben anlatmada yetersizim Belki ben ifade edemiyorum kendimi Ama bilki birtenem suskunluguna dayanamiyorum Dilinden dökülenlere degil ama Yüreginden süzüleceklere ihtiyacim var Anliyor musun
|
|
|
3 Mayıs 2008 Cumartesi
11:34:16
|
|
|
Sustum Kendime
yıllarca anlattım ona aşkı, anlamadı,sevemedi, gitti uzak diyarlara.. özledim, çook özledim.
bende sustum, bende küstüm, bende kalanları sesizce gönderdim, vazgeçtim deliliğimden, bende ona uydum, sevmedim kimseleri..
bakışları çok uzaklardaydı, sıyırdı geçti,göremedi.. aşkı aradı hep uzaklarda, aşk bendeydi,ayaklarının altında, ezdi geçti,hiç acımadı..
gülüşleri vardı,bana değildi, susmaları vardı benimse deli sitemlerim susmalarına.. bende ona uydum artık sustum..
onu anlamak istedim bunu yaparken, anladım ki sevgi giderken yada yokken susulurmuş meğer.. bilmiyordum.. hep yüreğinin anahtarını aradım, bazen kibar dokunuşlarla çaldım kapını, bazende sende kalan kalbim acı verdi yumrukladım.. açılmadı..
döndüm,yürüdüm,sustum.. kapının ardı boştu aslında kalbimi almadın içeri, hiç açmadın ki kapını, sen yoktun ki aslında.. ben seni var etmişim yıllarca..
sustum kendimede, küstüm kendimede, yürüdüm başka şehirlere, aşk koydum senden sonra herkesin adını, aşk yoktu ki, aşk bendim ki, bunu da itiraf ettim kendime, küstüm kendime, sustum kendime..
|
|
|
6 Mayıs 2008 Salı
13:26:39
|
|
|
Aşk vitrindeki bi elbiseye benzer ilk başta cok hoşuna gider.. hergün rüyalarına girer hep o elbiseyi kendi üzerinde hayal edersin. O elbisenin senin olduğunu, üzerinde ne kadar hoş olacağını düşünürsün.. Sonra alırsın onu elde edersin giyersin; giydiğinde kendini çok süper, çok mutlu hissedersin,elbise giymek istediğinde aklına ondan başka seçenek gelmez, sadece onu giydiğinde kendini mutlu hissedersin, diğer elbiseleri giydiğinde sana hep onu özletirler.. Aradan zaman geçer seni mutlu eden cok sevdiğin elbisen birgün tahriş olur eskir, rengi solar,ilk günkinden cok değişmiştir, eğer o vaziyette bile onu kendine yakıştırcak bi yönünü bulabiliyosan, onu giymekten daha cok haz alıyosan ilk aldığın günki kadar o elbiseyi giymek istiyorsan AŞIKSINDIR .. Ama eğer eskidi,yıprandı,soldu die bi kenara koyarsan o elbiseyi. işte o zaman sadece hoşlanmışssındır .. Aşkda aynen böyledir insanın kişiliği ortaya cıktığında karşı cinsin birbirini etkileme içgüdüleri sona erdiğinde, karşındaki kişinin özünü tanıdığında halen onu ilk günki kadar sevebiliyorsan AŞIK OLMUŞSUN demektir. AŞK İNSANIN DIŞ GÖRÜNÜŞÜNDEN KAYNAKLANAN BİR HOŞLANMA VEYA KAÇAN KİŞİNİN KoVALANMASINDAN DOĞAN HIRS DİİLDİR,AŞK KARŞINDAKİNİN KİŞİLİĞİNE YOĞUNLAŞMA, TANIMA WE ÖZÜMSEME EWRELERİNDEN SONRA;
--- İŞTE BUDUR DİYEBİLMEDİR----
|
|
|
8 Mayıs 2008 Perşembe
06:13:47
|
|
|
Susmak kaybetmek midir?
Bir arkadaşımla karşılaştım akşam vakti Nişantaşı`nda. Çok yıllar var görmemiştik birbirimizi. Boş caddelerde hızla yürüyerek randevuma yetişmeye çalışıyordum, seslendi arkamdan "Az kaldı seni tanıyamayacaktım, saçların değişmiş" dedi. Ben de onu tanıyamazdım seslenmeseydi, onun da saçları değişmişti, artık yoktu saçları. Uzun süredir yurtdışındaymış, evlenmiş pek mutlu değilmiş ve iki çocuğu varmış.
Biz henüz 20`lere tırmanıyorken flört etmeye çalışmış ama becerememiştik Başkent`in o zamanlar puslu ve nefes alınmayan soğuk karanlıklarında.
Ben onun benden pek fazla hoşlanmadığını düşünürdüm, Ankara gibi soğuktu konuşmazdı pek. Onunla buluştuğumuzda gözlüklerimi takmazdım, utanırdım kocaman camlarından. O da gözlerimi kısarak baktığım için beni `şirin` bulurdu. Oysa ben daha net görebilmek için iyice kısardım gözlerimi ama asla şirin olmak istemezdim. O yaşlar genç kızların hiçbir şekilde şirin olmak istemediği ve bu kelimeden nefret ettikleri yaşlardır çünkü. Zaten ben de, bizim lisede basketbol oynayan çöp gibi bacaklı upuzun bir çocuğu beğenirdim.
***
Ben yıllar sonra eski arkadaşımla karşılaşınca gideceğim randevuyu falan unuttum ve hemen ilk gördüğümüz kafeye daldık. Karşılıklı iltifatlar edildi "Efendim hiç değişmemişiz, hiç yaşlanmamışız falan", sonra birer Türk kahvesi ısmarladık. Artık konuşan bir adam olmuştu. Bana görüşmediğimiz ve haberleşemediğimiz yılları öyle tatlı özetledi ki, sanki hiç ayrılmamışız gibi hissettim.
Aynı mahallede otururduk, aynı okula giderdik. O zamanlar Ankara`da pek bir meşhurdu Deneme Lisesi. Benden iki yaş büyüktü. Laf döndü dolaştı, bizim hiç yaşanmamış aşkımıza geldi. Herkes kendi yolunu çizdiğinden, sevdiğini-sevmediğini bildiğinden, nereye gitmek istediğini hedeflediğinden ötürü; eski aşktan konuşmanın bir sakıncası yoktu.
"Seni sevdiğim kadar hiç kimseyi sevemedim bir daha, bunu sana asla söyleyemedim, utandım"...
Yanlış duyduğumu sandım, öyle anlamsız bakınca tekrarlamak zorunda kaldı.
Ben onu severdim, zaten benimle ilgilenmeyince ben bugünkü zevkimin temellerini atacak bir girişimde bulunmuş ve basketbolculara yönelmiştim! Kalbim onu görünce çarpmayı bırakmamıştı ama. "Hala gözlerini kısıyorsun" dedi. Kalbim, genç kız kalbi oldu, uçmak istedi, yerinden fırlamak istedi; bırakmadım.
***
Attila İlhan ölünce ağlamış, beni düşünmüş. "Gözlerin gözlerime değince, felaketim olurdu ağlardım. Beni sevmiyordun bilirdim, bir sevdiğin vardı duyardım. Çöp gibi bir oğlan ipince, haylazın biriydi fikrimce..."
Zamanında konuşmayan insanlardan nefret etmek için bir nedenim daha olmuştu işte. Ya şimdi konuşulmalı ya ömür boyu susmalı; bana `keşke`ler yaşatmak da nereden çıktı şimdi? Deli kalbime inat, içimdeki "Bunları şimdi neden söylüyorsun, neden o zaman söylemedin, yaşanamayan bir hayatın hayalini bana kurdurmaya utanmıyor musun" çığlıklarını bastırarak, gülümsedim. "Ne şirinsin" dedim. Eli elimin üzerindeydi, çektim. Sıcacıktı ama ısınamadım; yalan söylediğini düşündüm, sahtekâr olduğunu. O da benim ne kadar soğuk olduğumu düşünsün istedim, bir zamanlar onu kıskandırmak için "Çöp gibi incecik bir haylaz çocukla çıktığımı" bilmesin istedim.
O yıllar önce susmuştu, ben şimdi susacaktım.
Bazen yollar isteseniz de kesişmiyor, iyi mi kötü mü bilemem? Kaybetmek mi? -----------------------------
|
|
|
12 Mayıs 2008 Pazartesi
10:42:36
|
|
|
Rumeysa`ya
Suskunsam, Ve ağlamıklysam, Gidişime ver birazda. Hiç ağlamadım karşında, Hiç incinmedim. hiç bir zaman dilenmedim kapında. Ve gözlerim ayarlı kaldı, Kaybettiklerimin kanamalı dudaklarında. Yüreğim dün gece yine sıcaktı. Üstelik İstanbul deli gibi ıslaktı...
Suskunsam, Ve yaralıysam, Çaresizliğime ver birazda. Hiç rastlamamıştım gözlerine, Şehrimin ışıklı tabelasında. Kalbimi bul diye sabahlıyorum artık Soğuk bir tren garında. Elvedaların çınlıyor güzel, Kulaklarımın zarında. Dün gece beni saran ıssız bir kucaktı. Üstelik İstanbul deli gibi ıslaktı...
Suskunsam, Ve kararlıysam Çocukluğuma ver birazda. Çünkü hiç bir çocuk Oyununun bozulmasını sevmez. Hiçbir ölüm Almak için bir canı vakti beklemez. Dün gece bütün dileğim Hayalinin ellerini tutmaktı. Çünkü İstanbul deli gibi Islaktı...
|
|
Mesaja cevap yazmak için gruba üye olmanız gerekmektedir.
|
|