|
| Gönderen | Mesaj |
|
14 Şubat 2008 Perşembe
22:07:41
|
|
|
AŞK KARŞILIKSIZDIR
Aşk karşılıklıdır, sevgi değil... Aşkta karşılığı istenen; arzular, özveri, dayanışma, iletişim, sadakat vardır.
El eli tutmak ister... Göz gözü arar... Dudaklar... Saçlar okşanmayı bekler... Ama sevgi öyle değil... Sevgi çoğu zaman karşılıksızdır... Bir kedi yavrusunu kucaklamanın, bir köpeğin başını okşamanın, uzaklarda yanan bir orman için yanmanın, okyanustaki balinaları sevmenin ne karşılığı olabilir ki?.. Aşk tek başına değildir, muhatabı gitti mi bakarsınız bitiverdi...
Ama sevgi tek başına, yalnız... Bitmez... Geçtiğimiz günlerde küçük kız, alt kattaki veterinerin hediye ettiği küçük kaplumbağa ile o gece mutlu mutlu uyudu... Sabah kalktığında şaşkındı ve içinde dayanılmaz bir acı vardı. Kaplumbağanın ayakları yok olmuştu... Durmadan ağladı. Yaşlı gözlerini ova ova arada bir eğilip bir baktı, arkadaşının ayakları yok... Onu aldığı gibi veterinere indi, küçük parmakları ile veterinere gösterdi: "Ayakları gitti..." Veteriner onu oturttu, sehpanın üzerine kaplumbağayı koydu, şimdi sessizce beklemesini ve Allah`a dua etmesini söyledi... Biraz sonra küçük kız bağırdı: "Ayakları geldi ..." Bu sevgi... O küçük kız bir gün gelecek büyüyecek... Yaşamın koşulları, o daracık zor yolları, insanın üzerine dalga dalga gelen o iyi-kötü günleri, acıları ve sevinçleri arasında yürüyüp gidecek...
Belki aşık olacak... Ama küçük kaplumbağasını asla unutmayacak... Ona kişiliğini veren, onu biçimlendiren, onu insan yapan; o küçük kaplumbağaya karşı duyduğu sevgi olacak... Çünkü sevgi yücedir... Bitmez... Karşılıksız... Ve çıkarsız...
|
|
|
16 Şubat 2008 Cumartesi
18:24:06
|
|
|
GELENEK VE DEMOKRATİK HALK KÜLTÜRÜ
Bize anlatılanların gerçekle alakasının olmadığını ifade etmek için “hikaye bu” deriz.. Deriz ama, hikayelerin aslında, var olanın, gerçek olanın insan beyninde (hayal gücünde) yeniden yaratılmasından başka bir şey olmadığını unuturuz. Ayrıca çocukluğumuzda bizlere anlatılan masal ve hikayeleri, demokratik-halkçı anlamlarından soyutlayarak algılarız. Halbuki, Halk hikayeleri, insanoğlunun, doğa güçleri ve baskıcı düzenlere karşı mücadelesini anlatan, zihinsel-estetiksel yeniden yaratım süreçleridir. Bu bağlamda neredeyse insanlık tarihi ile başlayan sanat tarihin ilk dönemlerinde ortaya çıkan hikaye, masal, efsane gibi anlatı sanatı, aslında insanoğlunun manevileşerek , geleceğe ilişkin yeni yeni modellendirmeler yapmasını ifade ediyordu. Daha sonra yazılı edebiyat gündeme gelmesine rağmen,anlatı edebiyatı bir biçimde yaşamını sürdürdü. Anlatı edebiyatı denilince, efsaneler, hikayeler, masallar ,fıkralar ve tabi atasözleri gelir. Buna anonim Halk türküleri ile folklorü de eklediğinizde , demokratik halk kültürünün kaynaklarına inmiş oluruz. Bu kültür genetiğine gelenek denilir. Yani, gelenek, çoğumuzun sandığı gibi sadece dinsel olan değildir. Gelenek; yüzyıllardır, kuşaktan kuşağa geçen yaşam biçimleri, davranış kalıplarıdır. Elbette dinsel olanda geleneğin içindedir. Cumhuriyet sonrası Türk aydını, modernite ile gelenek arasındaki diyalektik ilişkiyi çok fazla kavrayamadı. Bu nedenle Batının modern yaşam biçimi toplumsal alanın her alanını kuşatırken, geleneksel demokratik halk kültürümüz yeterince günümüze taşınamadı. Cumhuriyet aydını geleneği daha çok din olarak algıladığı için, demokratik halk kültürümüze de uzun bir süre soğuk yaklaşıldı. Dahası, demokratik halk kültürümüzü araştıran ve onları Cumhuriyet Türkiye’sine taşıyanlar, Cumhuriyet kadroları değildi. Halk kültürümüzün demokratik içeriğini Cumhuriyetin dışladığı sosyalist aydınlar keşfetti ve onlar sayesinde günümüze taşındı. Örneğin Ruhi Su, modern batı müziği eğitimi almıştı; ama o, halk türkülerini yeniden yorumlayarak Cumhuriyet Türkiye’sine uygun hale getirdi.. Yani geleneksel olanı güncel olanla buluşturdu. Pertev Nail Boratav, folklor araştırması yaparak, halk oyunlarımızı teker teker tespit etti; kitaplaştırdı ve günümüze gelmesini sağladı. Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi sanatçılarımız, demokratik halk kültürümüzün yarattığı hikaye ve masalların insancıllığı ve zorbaya karşı mücadele geleneğini, günümüz Türkiye’sine taşıdılar. Halk hikayelerinin hemen hepsi , çeşitli tarihi- toplumsal koşullarda, halkın yaşadığı acıların, üzüntülerin, sevinçlerin, trajik-dramatik alt üst oluşların, simgesel- imgesel tasarımı ve anlatımlarıdır. Yani, yaşantının, yaşanılanların çeşitli sembollerle abartılarak tasvir edilmesidir. Örneğin otoriteye karşı başkaldıramayan ya da başkaldırdığı halde yenilen halk, hayal gücünde bazı güç sembolleri kullanarak, otoriteyi mutlaka yeniyor ya da yenmeye çalışıyor. Köroğlu hikayesi bunun en güzel örneğidir.
Yıllarca Bolu halkına zulüm yapan Bolu beyine karşı herkes, içten içe tepki duyar ama, Bey’in zalimliği hepsini korkutur. Tam bu zamanda ortaya çıkan Köroğlu, halk adına, Bolu Bey’inden intikam alır. Güçlü Bolu beyine karşı Köroğlu"nun galip gelebilmesi için olağanüstü güç yüklenmesi gerekmektedir. Tüm kahramanlık hikayelerinde olduğu gibi Köroğlu hikayesi üretilirken (yani insan zihninde yeniden yaratılırken) kullandığı at, olağanüstü bir güce sahip olur; böylece Köroğlu , Bolu beyini yener.. Yani gerçekte zalime haddini bildiremeyen halk kitleleri, bunu hayal güçlerinde, zihinsel dünyalarında ( sanatsal yaratımın tüm olanaklarını kullanarak,mecaz, abartı vb) yaparlar. Halk hikayeleri böylesine insancıl, demokratik mesajları olan sanat yaratımlarıdır. Halk hikayesi deyip geçmeyelim derken bunu anlatmak istiyorum. Aşk temalarının ele alındığı halk hikayelerinde de görürüz bu demokratik insancıl özü. Örneğin Ferhat ile Şirin ile Leyla ile Mecnun anlatı edebiyatı arasında yer alan iki önemli aşk hikayesidir. Ancak her iki hikayenin fikirsel-estetiksel mesajları çok farklıdır. Leyla ile Mecnun Osmanlı Divan estetiğinin mesajlarını taşırken, Ferhat ile Şirin Halk edebiyatının insancıl demokratik özünü taşımaktadır. Şöyle ki; Mecnun, Leyla’ya ulaşamayınca çöllere düşüyor ve sonra Leyla’yı karşısında görünce, "ben seni öteki dünyada istiyorum" diyor. Kavuşma, Osmanlı (islam) estetiğine uygun bir biçimde, öteki dünyaya bırakılıyor. Halbuki Ferhat, Şirin’ine bu dünyada kavuşmak için, delinmesi imkansız dağı, delmeye çalışıyor. Her iki aşk hikayesinin fikirsel estetiksel mesajları böylesine derinden farklı olabiliyor. Leyla ile Mecnunda, bu dünyada her şeye razı olmak, Ferhat ile Şirin’de ise, bu dünyayı değiştirmek ve dönüştürmek vardır. İşte, halk hikayelerinde ele alınan aşk temalarında bile, dünyanın yeniden kurularak, insanileştirilmesi yatmaktadır. Halk hikayeleri, demokratik kültür köklerimizin önemli damarlarındandır....
|
|
|
17 Şubat 2008 Pazar
17:57:53
|
|
|
SANDAL AĞACI
Sana kapımı her açtığımda, sandal ağacı kokusu doluyordu odama... İlk geldiğin gecelerin birinde" sende aradığım ne" dediğinde bana, "belki de birbirimizin hüznünde gözümüz var" demiştim sana. Gecenin bir yarısı hep aynı adrese koşuyorsa insan, ya dinlemek, ya anlatmak için çalıyordur o kapıyı. Ne diyordun? -Neyim var ki anlatacak. Bir adam. Yorgun, bezgin...
Geceler iki gün arasına sıkıştırır insanı, ezer. "Çözül" der. Kendinde çözülürsün de sonra akarsın bir yere. Yazılara, yabanlara, cümlemiz gibi cümlen gibi. Savrulursun da savrulursun Yorulursun bazen serseri ruhundan. Yorulursun taşmaktan. Kalmak istersin... Aktığında dolacağın bir çukur ararsın. Bulursun, dolarsın, durursun ve kalırsın... Durmak yorar seni. Kalmanın yetersiz olduğunu anlarsın. Aradığın kalmak bu değildir, başka bir şeydir. Anlatırsın. Denersin, denersin. Bezgin olur adın... Bırakırsın kendini, sürüklenirsin. Anlatmaktan yorulmuş adam... Kıyıya vurmuş. Duygularının kalmak istediği yeri arıyordun, kaybolacağın yeri arıyordun, karışacağın yeri arıyordun.
Sürükleniyorsan tutulmak, dolmuşsan emilmek, donmuşsan çözülmek, bir sandalsan yansımanı görmek istiyordun. Kendini sandal ağacı kokusuyla örten, hüznüme gözlerini diken sen; hüznümde senin bir yanını anlatabileceğim bir yer arıyordun bir eylül zamanında. Gözelerde uyumak isteyen ırmak gibi, kuru bir yaprakla konuşmak isteyen rüzgar gibi, sürgünlerine hasretli toprak gibi... Sen sustuğunda ben kendimi dinliyordum. Öyle seyrettim işte seni, öylesine. Kendim gibi, bilir gibi. Biz neydik biliyor musun?... Öylesineydik!...
|
|
|
4 Mart 2008 Salı
20:16:02
|
|
|
BİR DAMLADAN OKYANUSLARA
Soğuk, çok soğuk bir mart gününde, hiç tanımadığınız, hiç bilmediğiniz, daha önce hiç gitmediğiniz ama hep yüreğinizde var olan bir yerdeydiniz, tam otuz beş yıl önce. Tereddütsüzdü adımlarınız. Niçin orada olduğunuzu bildiğinizden…
Zaten öyle değil midir; nereye gittiğini, ne için orada olduğunu bilmek rahatlatır insanı. En ufak bir kuşku, en ufak bir tereddüt bırakmaz insanda.
Siz de öyleydiniz yola çıkarken. Özgürlüğünüzü; demir kapılı, kör pencereli mahpushanenin altında kazdığınız tünellerin içinden geçerek taktığınızda kollarınıza, hayatın her anını iradi yaşamanın bilgeliğiyle vardınız Tokat ellerine… Kimdiniz, ne için yürüyordunuz, neler yapacaktınız, biliyordunuz. Aynı siperlerden ortak düşmana karşı birlikte mermi yağdırdığınız açıktan değil, bu kez sinsice vatanı işgal edenlere karşı birlikte vuruştuğunuz üç dost vardı kurtarılacak en başta, darağacından.
Sonra koca bir ülke ve halk... Sonra tüm dünya halkları... Yapılacak çok iş vardı yani, sayılamayacak kadar çok…
Hayatın başladığı ve bittiği yerler, doğum ve ölüm diye bilinse de, bir devrimci için geçerli değildir bu. Onlar için doğum, eşitliğe, kardeşliğe, paylaşmaya, insana dair güzelliklerin yaşayacağı bir sisteme gönül verdikleri andır. O gün doğarlar işte esas olarak. Ve eğer ki, bu vakitten sonra seçtiği yoldan milim sapmadan nihayete eriyorsa yaşamı, hiç ölmezler. Mezar taşlarında ölüm tarihleri bu yüzden yoktur.
Tüm bu gerçekler, senin ve senin gibilerin yaşamından süzülüp geldi yerleşti bilinçlere... Ta Spartaküs’lerden, Bedreddin’lerden akıp gelen bu gelenek, Kızıldere’den de geçip bugüne erişti. Ve tarih hep sizin gibileri yazdı sayfalarına. Ezenin değil, ezilenin; güçlünün değil haklının destanını yazdı… Yazdıran sizdiniz.
“Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır...”
Senin sözün bu. Bu yola baş koymuş herkesin künyesine kazınan… Ve hayatın her anında doğruluğunun defalarca test edildiği… Hayal kurmak, güzel günler üzerine sohbet etmek iyidir. Nerede, nasıl bir ülkede yaşadığını unutmadan ama... Yakın bir gelecekte düşlerin gerçeğe dönüşmesi için mücadele ederken, bunun uzayabileceği gerçeğini bir saniye bile akıllardan çıkarmadan...
Bedelin en büyüğünü ödeyeceğini, vatan toprağının belki her santimini kanınla ıslatman gerekeceğini bilerek…
Bu dersi almıştı öğrencilerin. Sınanmışlardı hayatın en keskin dönemeçlerinde sizden sonra. Kızıldere’ydi hocaları, rehberleri. Ölümü, inançlarını terk etmeye, çizdiğin yoldan dönmeye ve de teslim olmaya, her hal ve şartta tercih etmeyi amentü bilenlerden oldular.
“Engebeli, dolambaçlı ve sarp” yollardan yürürken yüzleri hep Kızıldere’ye dönüktü. Otuz altı yıldır oradan öğrendikleriyle ayakta kaldılar. Bir an bile çaresiz değildiler bunca yıl...
Keskin, çok keskin bir dönemeci daha aşmanın, tarihlerinin şu ana kadarki en büyük bedelini ödeyerek de olsa, mutluluğuyla bakıyorlar sana, ON’lara... Alnı ak olmanın, sınıfını bir kez daha geçen öğrencilerin olmanın yürek ferahlığıyla anıyorlar adınızı...
Her 30 Mart’ta taşırken resimlerinizi, içlerinden geçenlere, sizlere bir zafer daha sunmanın coşkusu eklendi bu yıl. Tarifi imkânsız bir şeydi bu. iliklere dek işleyen...
Çok zorlu bir süreçti. Size Kızıldere’de yapılan çağrının aynısı yapıldı, yedi yıl önce tam 20 hapishanede kalan tutuklulara...
Aynı şeyler söylendi hemen hemen. “Teslim olun!” dediler, “Terk edin düşüncelerinizi, inançlarınızı...”
“Dönmeye değil, ölmeye...” diyen sözleriniz sloganlaştı dillerde elbette. Aynı cümleleri etmediler belki ama aynı ruhla konuştu öğrencilerin, karanlığın tüccarlarına karşı.
Kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini, neye inandıklarını ve de neyin kavgasını verdiklerini bildiklerinden rahattılar. Rahattılar çünkü derslerini tarihten çıkarmış, sınavlara çoktan hazırlanmışlardı. Hayatın ve kavganın tembel öğrencilerinden hiç olmamışlardı tarihte...
Kahramanlar öne çıkmıştı ve geride kalanların hayatını kurtarmak için atıldılar ölümün üzerine. Alevlere sarıldılar, Aralık’ın buz gibi bir sabahını, çöl sıcağına çevirdiler. Filistinli yoldaşların, kardeşlerin eylemlerinden bildiğimiz ama kavga tarihinde o ana kadar rastlanmayan bir şeydi bu.
İlkti... İlkleri siz başlatmıştınız. Öğrencileriniz devamını getiriyordu işte. Bu tarihe ilkleri yazmak onlara özgüydü ve bundan sonsuz gurur duyuyorlardı.
Gurur, belki de bu süreçte en fazla hissedilen duygu oldu. ilklere yeni ilkler eklendi. Yedi yılın her gününde, neredeyse her anında, tek başına kalmanın, tecrite karşı tek başına vuruşmanın ustasıydılar. Bunun gururu da sadece onlara aitti. Yüreklerde gururdan arta kalan yerleri dolduran daha nice duygular vardı. Hepsi insana ait… Hepsi öğrencilerine ait… Ülkenin dört bir yanında cenaze töreni yapılmadık tek bir mezarlık kalmadı neredeyse.
Dile kolay tam 122 tabuttu taşınan. Kazılan tam 122 mezardı, dikilen tam 122 mermer taş... Kaç karanfil serildi mezarlara, kaç bayrak taşındı törenlerde, kaç slogan atıldı, kaç pankart yazıldı, saymadılar. Sayamazdılar. Bu, büyük bir güçtü. Bu güç Kızıldere’den taşınmıştı işte yüreklere, bilinçlere...
Bu güçle ayağa kalktı bu ülkenin aydını, sanatçısı, devrimcisi, demokratı ve bilcümle insanı... Ve bu güçle kazandılar. Devrimi çok uzaklarda kalmış bir gençlik hayali belleyenlere inat, şu dünya üzerinde sosyalizm için ölenlerin hala var olduğunu kanıtladılar...
Diller onları, türküler onları söyledi; gözler onlar için ağladı, yürekler onlar için çağladı...
|
|
|
4 Mart 2008 Salı
20:17:09
|
|
|
Elde edilen küçük zaferlerin toplamıydı devrim. Geride kalan yedi yıl, irili-ufaklı zaferlerin yaşandığı günlerle geçti.
Ölümün bağrından yaşamın derlendiği günlerde, yüreklerde, bilinçlerde yaşanan netlikte payınız büyük.
Kavga uzun erimli... Ustaların öğrettiği ilk kural bu. Senden de bunu belledi geride kalanlar. Öğrencilerin. Öğrenilenler, hayatın gerçekleriydi. O gerçeklerle yürünecek vakit erişene dek. Vakit eriştiğinde de, gözlerde aynı bakış, yüreklerde aynı sevinç olacak. Belki bir damla da yaş dökülecek, yanaklardan aşağı... O damlayla yıkanıp gidecek çekilen onca acı.
O güne dek ağlamamanın, yürekleri yumuşatmamanın elzem olduğu kuralını unutmadan...
Tecrit duvarında gedik açmanın, sizlerle bir 30 Mart’ta daha buluşmanın yürek ferahlığıyla... Mart’ın en soğuk gününde, kar altında, bombaların ve kurşunların altında yüreklere sımsıcak duygular taşıyanlara selam olsun
|
|
|
19 Mart 2008 Çarşamba
20:13:24
|
|
|
Bir Ruh Titremesi bir ruh titremesi sardı beni. ruhum titriyor. soğuktan değil, fırtınadan değil, kardan, tipiden değil. tir tir titriyorum. ruhum titriyor. yavru bir köpek, geceleyin taksinin önüne kıvrılmış, bir ayağı topal. taksinin altında ısınmaya çalışıyor, ruhum titremelerde oysa. hava soğuk, dişlerim çarpıyor. battaniyenin altına sürünerek girmeye gidiyorum eve. kimseleri görmeden, kimselere dokunmadan. gece soğuk. gözlerim çapaklanmış yorgunluktan. bir titreme sarıyor. ruhum titriyor.
yollara çıkacağım. değişecek görüntüler. kayıp gidecek evler, direkler, çitler, ovalar dağlar, sarı çizgiler, düz çizgiler, kesikli çizgiler. tek başıma bir pencere kenarından bakacağım bulanıklaşan görüntülere. başımı yaslayacağım camlara. camların soğukluğu alacak ateşlerimi. başlayacak bir ruh titremesi. beni vuracak.
ayaklarıma kan oturacak otobüslerde. uzun yollar... kıvrılacağım bir virajla, bir rampa düşüp bir rampa fırlayacağım. ölgün ışıklar tek tük yanacak. su isteyenler, çay isteyenler. ruhum titreyecek kahvenin kokusunda, kimse yok yanımda, anlayacağım. telaşlı ve acele bir şeyler karıştıracağım. bir kitabın kıvrık sayfasını bulacağım, yeniden başlayacağım okumaya, önceden okuduğum yerler. kelimeler karışacak, izler karışacak. yanımda başı göğsüne düşmüş biri, kendi yalnızlığında, kendi tekbaşınalığında, saldıracak bana, geri püskürteceğim sözleri. bir titreme alacak ruhumu.
bugün güneş var, kendini zor ısıtan. atölyeler başladılar çalışmalara. kocaman sarı makinalar ve kocaman tekerlekleri. yanından geçerken kauçuk, lastik kokuları dolduruyor burnumu. titreyiveriyor ruhum birden. o dağlar indirilirken, dümdüz yapılırken, o boğazlar açılıp okyanuslar bağlanırken birbirine, o gökdelenler, o evler, içlerinde hiçbir zaman oturmayacağımız, o hızlı, yolları dün eden otobüsler, otomobiller yapılırken, ölüveren, üzerine düşen parçayla bir yerleri kırılan, elektrik çarpan insanları düşünüyorum; evde çocuğunu yorganın sıcaklığına emanet edip ölümüne yollara çıkanları, kadınları, erkekleri. ruhum titriyor. kauçuk kokularını içime çekiyorum. mazotların sularla karışmasına bakıyorum rengarenk. ruhum titriyor. sabahın ışık görmemiş soğuğunda bir şeyleri taşıyanları görüyorum. başlıyorum titremeye. güneşi selamlayanlara el ediyorum titremeler içinde.
sabahlarımda kendi akşamlarını yaşayanları düşünüyorum. ruhum titriyor. uyku mahmurluklarımı, yorgun gözlerinde dinlendirmek isteyenleri düşünüyorum. ruhum titriyor. sürünerek giriyorum geceleri yorganların altına, sürünerek çıkanları görüyorum. titremeden edemiyorum.
ruhum titriyor. bir şarkı. aşkının yakışında, yanmış bir ağaç, ney sesinde. mekanik vuruşlar piyanonun taşları. ruhum titriyor. ıslıklar çalan bir bıçkın delikanlı, önünden yürüyen kıza bakan bir çırak, banka kapılarında bekleyen yaşlı kadın, otobüs beklemesinde bir okul çocuğu, annesinin elinden tutmuş, okula yeni başlamış bir kız çocuğu... bıcır bıcır konuşuyor. geçip gittim. uzaklaştım. hala cıvıltısı kulağımda. ruhum titriyor.
saatler geçiyor. ben geçiyorum. uzaklar geçiyor, yakınlar geçiyor. ateş geçiyor, aşklar geçiyor, trenler geçiyor, şarkılar geçiyor, paralar geçiyor, uçaklar geçiyor, asansörler geçiyor, depremler geçiyor, rüzgarlar geçiyor, mevsimler geçiyor, yıllar geçiyor, ömürler geçiyor, bir ruh titremesi geçmiyor. ruhum titriyor.
çıkacağım sokaklara, döküleceğim yollara. başımı eğeceğim. telefonlar edeceğim. selamlar vereceğim. konuşacağım, güleceğim. ama kimse hissetmeyecek ruhumun titrediğini. öylesine bir adam işte, diyecekler, öylesine derken ruhum titreyecek. beni buldular diyeceğim. saklanmama gerek yok diyeceğim. daha bir titreyecek ruhum. heyecandan. beni buldular diyeceğim.
yazılar yazıyorum. titrerken zangır zangır. kelimeleri ayıklıyorum tozlarından, parmak uçlarım soğuktan zonkluyor, noktalama işaretlerine baş kaldırıyorum. yanlış basmaları düzeltiyorum, sözleri sıraya sokuyorum elimde bir cetvel. ruhum titrerken.
şiirlerimi unuttum. şiirlerimi kilitleyip kaldırdım naftalinli sandıklara. ruhum titiriyor. bir kalp ağrısı çörekleniyor. ruhum titriyor. bir şey batıyor sol göğsümün altına. ruhum titriyor.
ruhum titriyor. bir siren sesi, sirenelerin sesi mi? denizlerin dalgalarında kımıldıyor saçlarım. dalgalar çarpıyor, bulutların vekilliğinde. her yer mavi. çarpışmalarda hava ile su.
rüyalar görüyorum. uzak ülkelere gidiyorum bir anda. çok uzak ülkeler ve gelmiyorum oralardan. göze alıyorum ölmeleri oralarda, unutulmayı ve kuma karışmayı. rüyalar görüyorum. uzak ülkelere gidiyorum, ama burası dün geçtiğim yoldu.
uzak ülkelere gidiyorum. rüyalar görüyorum. herkese söylüyorum. gidiyorum diyorum. kimse umursamıyor. duymuyorlar beni. duymamazlıktan geliyorlar. oysa ben oralardayım, yanlarındayken bile. çamurlu yollardan geçerken karşıya, oralarda geçiyorum hayatlara. köklerimi tek tek koparıyorum topraklarından. ne de derine salmışım köklerimi. yaralanıyorum. acıyor bir bir kılcal damarım. nilüferlere özeniyorum. bir ince kök koparadın mı yok. derinleşmeler yok ediyor beni. için için kuruyorum. çürüyorum. köklerimi koparıyorum. kimse farkında değil. her bir koparışım ürpertiyor beni. titremelerim artıyor. ruhum acıyor. titremelerim beni yıkıyor.
uzak ülkelere gidiyorum rüyalarımda. köklerimden yoksunum. çöllerine giriyorum uzak ülkelerin. her tarafım kum. her tarafımda kum. kum oluyorum, çıkmıyorum. geçmiyor ruh titremem.
|
|
Mesaja cevap yazmak için gruba üye olmanız gerekmektedir.
|
|